HÜRRİYET

1 Şubat 2015 Pazar

Zümrüt tablet

Zümrüt tabletler

Zümrüt tabletlerinin tercümesi ve tarihçesi

Zümrüt tablet: Avrupa’lı okültist akımların düşüncelerini dayandırdıkları kısa bir metindir. Yazılı ilk kaydına 800 yılında Abdulkadir Geylani’nin “Kitab-ı Sirr Al Asrar” (Sırların Sırrı) kitabında rastlanmaktadır. 1140 yılında Johannes Hispalensis tarafından Latince’ye çevrilmiştir. 14. yüzyılda simyacı Ortolanus tarafından “Hermes’in Sırrı” adıyla şerhedilen metin, bundan sonra simyanın gelişimi üzerinde etkili olmuştur. Zümrüt Tablet’in Tercümesi:




1. Hiç yalan olmadan doğrudur, kesindir ve çok gerçektir.
2. Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir, ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.
3. Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden, bir olanın düşüncesinden gelmiştir. Böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı.
4. Güneş onun babasıdır, Ay annesidir. Rüzgar onu karnında taşımıştır, Toprak beslemiştir.
5. Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter.
6. Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan; bu büyük bir maharetle olmalı.
7. Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek, ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak. Bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak, bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.
8. Bu bütün kuvvetlerin en kuvvetlisi; çünkü her sübtil şeyi yenecek, her katı şeyin içine girecek.
9. Dünya da böyle yaratıldı.
10. Hayranlık verici biçimler bundan çıktı, bunların ortamı buradadır.
11. Bu yüzden bana Üç Kere Büyük Hermes denir, çünkü bütün dünyanın felsefesinin üç bölümü de bana aittir. Güneş’in yaptıkları hakkındaki söylediklerim böylece bitiyor ve tamamlanıyor.

Açıklama

«Hiç yalan olmadan doğrudur , kesindir ve çok gerçektir.»
Metin öncelikle söylenenlerin doğru olduğunun ve yalancı bilimlerle ilişkisinin olmadığının söylenmesi ile başlar. Bu bir anlamda kendini doğrulamaktır. Burada “çok gerçektir” ifadesi de anlamı kuvvetlendirmekte, belki de eski nitelemeler düşünüldüğünde Güneş’e atıfta bulunulmaktadır. Güneş ve onun sembolize ettikleri “en gerçek” olarak kabul edilmektedir.
«Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir , ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler. »
Daha sonra ise Yukarıda olan ile aşağıdaki olanın birliği vurgulanarak dönemin en önemli ezoterik yasası ifade edilmektedir. Bu aynı zamanda astrolojiye de temel teşkil etmektedir. Buna göre macrocosmos ile microcosmos arasındaki bağlantı kesindir ve ikisine de hükmeden Tanrısal yasalardır. Bu tanrı’nın bir mucizesinin görüntüsüdür.

Bu ifadenin bir başka yorumu da aslında burada filozof taşından söz edildiği şeklindedir. Bu taş yukarı ile aşağısı arasında , başka bir deyişle insan ile tanrısal özü arasında bir ilişkiyi belirmektedir. Bu ise her şeyin bir olmasından, başka bir deyişle insanın tanrıdan çıkması mucizesinden olanaklı olmaktadır. Öyle ise bu yoruma göre aslında Simyanın ana amacı olan Filozof taşı ortaya konmuş olmaktadır.

«Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden , bir olanın düşüncesinden gelmiştir. Böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı. »
Burada ise her şeyin Tanrı’dan ya da Tanrısal tözden geldiği bir kere vurgulanarak yaradılış ifade edilmiştir. Bu ifadelerdeki anahtar sözcükler meditatio ve adaptatio’dur. Meditatio derin düşünmeyi ifade eder ancak buradaki anlamıyla , bir eylemi ifade etmekte ve Tanrı iradesini belirtmektedir. Adaptatio ise daha anlamlıdır. Adaptatio , adaptasyon, uyarlama anlamına geldiği için, tek olandan uyum içinde çıkmak , zaten bu tek olanın içinde her şeyi barındırdığını ve uyarlanarak varolan her şeyde bulunabileceğini göstermektedir.





Simya yorumunda ise tek olanın materia prima olduğu ve bir takım işlemlerden sonra başka şeylere dönüşebildiği söylenmektedir.

«Güneş onun babasıdır, Ay annesidir. Rüzgar onu karnında taşımıştır, Toprak beslemiştir.»
Bu ifade daha da semboliktir. Güneş ve Ay birleşmesi Simyada kutsal birleşmeyi sembolize ettiği gibi Güneş ateşi, Ay da suyu sembolize eder. Böylece dört element düşüncesi burada yerini bulmuş olur. Güneşin baba olması ise tanrısal yaratıcı gücü belirtmektedir.
«Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter. »
Buradaki ifade de telesma sözcüğü farklı anlamları ifade edebilmektedir. Bazı yorumlarda irade/güç anlamına gelmekte , bazı yorumlarda da mükemmelliği göstermektedir. Her iki anlamda da tanrısal töze atıfta bulunduğu açıktır. Tanrısallığının farkına varmış insan toprağa dönerse , yani maddede her şeye gücü yetebilecek durumda olur.
«Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan ; bu büyük bir maharetle olmalı. Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek , ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak . Bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak ; bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.»
Burada ezoterik düşüncenin temel prensipleri açıkça ortaya konmuştur. Yukarıda da açıkladığımız gibi, Tanrısallığının farkına varmış insanın madde üzerinde kontrolü olanaklı olabilir. Ancak bunun için sübtil olan kalın olandan ayrılmalı , yani ruh maddeye olan esaretinden kurtulmalıdır. Bu ancak kendi nefsimizden kurtulacağımız inisiyasyon ile olanaklı olmaktadır. Maharet buradadır. Tanrısal tözünün farkına varan gökyüzüne çıkmış olur , ancak yine maddi aleme dönerek , maddeye hükmederek , yaşamına devam etmeli ve bu dünyada alacaklarını almalıdır. Artık bundan sonraki hayatta , bu aşama bir kere geçildikten sonra karanlıklar uzak olur.

Bu düşünceyi Nicolas Valois şöyle ifade etmektedir : “Solvite corpora et coagulate spiritum “. Türkçe ifadesiyle, bedeni çöz, ruhu pıhtılaştır , anlamına gelen bu ifade de ruhun bedenin esaretinden kurtularak evrimleşeceğini belirtmektedir.
Ancak bütün düşüncelerde varolan ruhun bedenin esaretinden kurtulduktan sonra madde yokmuş gibi yaşamak değil, kişinin bunun farkına vararak günlük yaşantısına devam etmesi esastır.
Metin, bundan sonra yaradılışın da bu şekilde olduğunu ve her varolanda Tanrısal tözün varolduğunu söyleyerek son bulur.







Zümrüt Tablet Metinin Tarihi
Hermetik yazılar içinde en önemlisi kuşkusuz Zümrüt tablettir. Orta Çağlardan bu yana bu metin bir çok okültistin dikkatini çekmiş, farklı yorumları yapılmıştır.
Metinden ilk olarak Albertus Magnus, De Mineralibus adlı eserinde bahseder. Buna göre Hermes’in mezarı İskender tarafından bulunmuş olup tabletler burada açığa çıkmıştır.
En yaygın söylence, bu tabletlerin, Hermes’in lahitinin olduğu yerde, ellerinin arasında bulunmuş olduğudur. Burada sembolik bir ifade kullanıldığı da varsayılabilir. Tabletlerin Zümrüt olması önce bu taşın Hermes’ e ait bir taş olduğunu akla getirmektedir, ancak zümrüt yeşil rengi ile ekini sembolize ettiği gibi, okült gelenekte bilgelik sembolü olarak da kullanılmıştır. Bu tabletlerin içeriğinin hermetik bilgelik olduğu düşünülürse bu yazıların zümrüt tablet üzerine yazılmış olmasının anlamı daha iyi gözükür. Zümrüt Hıristiyanlık’da da inancı sembolize etmiştir.
Hermetik yazıların bir çoğu Helenleşmiş Mısır’a aittir. Bu yazıların da orijinal Yunanca metninin varolduğu varsayılmış, ancak bugüne kadar eksiksiz metin bulunamamıştır. Sadece yirmiye yakın Arapça versiyona rastlanmıştır.
Zümrüt tablet hakkında elimizde olan ilk versiyon Tyan’lı Apollonios’a aittir. (Apollonios Arapça metinlerde Balinus olarak geçer.) İsa’dan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan Apollonios Yeni-Pitagorasçı filozoflar arasında önemli bir yer tutmakla birlikte, döneminde okült bilgisi ile de tanınmıştır. Ayrıca büyü ve simya üzerine kitapları vardır.
Apollonios’a atfedilen en önemli kitaplarından biri de “Yaradılış’ın Sır Kitabı”dır. (Kitab-ı Sırrı Al-Halika). Bu kitapta Zümrüt Tablet metninin bir versiyonu bulunmaktadır. Bu kitabın Sagiyus isimli bir din adamı tarafından Altıncı yüzyılda Arapça’ya çevrildiği söylenir, ancak orijinal Yunanca metin bulunamamıştır.
Kitabın giriş kısmı oldukça ilginçtir. Bu kısmın bir bölümünde bu yazıları nasıl bulduğunu Balinus kendi ağzından anlatır :

« Yaşadığım yerde tahta bir sütunun üzerine dikilmiş bir heykel vardı. Sütun üzerinde şu yazılar okunuyordu : “Ben kendisine ilim verilmiş olan Hermes’im; eserim önce herkese açıktı, ancak daha sonra, benim kadar bilge biri tarafından yeniden bulunsun diye, sanatımı sakladım.” Heykelin göğsünde ise eski dilde yazılmış şu yazılar vardı : “Eğer birisi varlıkların yaratılışının sırlarını merak ediyorsa ayaklarımın altına baksın”
Herkes bu heykeli görmeye gelirdi ve ayaklarına bakıp bir şey bulamazlardı. Ben ise , küçük , zavallı bir çocuktum .
Fakat büyüyünce, kuvvetlenince , göğsünün üzerindeki yazıyı okudum ve anlamını kavradım. Ve hemen sütunun altını kazmaya başladım. Toprağın altında içine güneş ışığı girmeyen karanlık bir geçit buldum. Burada bir meşale de yakmaya çalışmak da boşunaydı , çünkü sürekli esen rüzgar buna izin vermiyordu.
Karanlık yüzünden keşfettiğim yere giremiyordum, ve rüzgarın gücü ışığın yanmasına izin vermiyordu.
Tedirgin bir uykuya daldığımda yüzü bana benzeyen bir ihtiyar karşımda belirdi ve bana seslendi : “Kalk Balinus ve yeraltına gir; bu yol seni yaratılışın sırrına götürecek ve Doğa’nın nasıl oluştuğunu göreceksin”
“Karanlık hiçbir şeye izin vermiyor ve ışık rüzgara dayanmıyor” diye yanıtladım.
O zaman bana dedi ki : “Balinus , ışığını şeffaf bir kabın içine koy, böylece rüzgardan korunmuş olacaktır. Ve seni karanlıkta aydınlatacaktır. “
Bu sözler benim ruhumu neşe ile doldurdu ve isteğime ulaşacağımı hissettim. Ona seslendim : “ Siz kimsiniz? , bu büyük iyilik için kime minnettarım?”
“ Ben senin yaratıcınım , mükemmel olan! “
O anda neşe içinde uyandım , onun bana söylediği gibi ışığı şeffaf bir kabın içine koydum ve yeraltına girdim.
Orada altın bir tahtın üzerinde oturan yaşlı bir adam gördüm . Elinde zümrüt bir tablet tutuyordu ve tabletin üzerinde “Doğa’nın varoluşu buradadır” diye yazıyordu. Önünde duran kitapta ise “Bütün varolanların yaradılış sırrı ve her şeyin nedenlerinin bilimi buradadır.” diye yazıyordu.
Bu kitabı korkusuzca aldım ve buradan çıktım. Bu Bütün Varolanların Yaradılış Sırrı kitabında yazan her şeyi öğrendim ; Doğa’nın nasıl varolduğunu anladım ve her şeyin nedenlerinin bilgisine eriştim. İlimim beni meşhur etti. Tılsım ve olağanüstü şeylerin bilgilerini öğrendim ; dört elementin birleşmelerini, çekimlerini, itimlerini tanıdım. »

Kaynakça:
HERMES TRISMEGISTE , La Table d’Emaurade , Les Belles Lettres, Paris, 1995
EVOLA Julius , The Hermetic Tradition , Inner Traditions International , Vermont, 1994
FONTANA David, The Secret Language of Symbols , Pavilion Books , London , 1993

31 Ocak 2015 Cumartesi

KUİTO.........(Zehir tankeri)

KUİTO.........(Zehir tankeri)
Zehir yüklü dev gemi alarmı

Kuito adlı radyoaktif atık yüklü gemi sökülmek üzere İzmir Aliağa'ya geliyor. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, "Türkiye'ye girmesine izin vermeyin, durdurun bu gemiyi" diye çağrı yaptı.

Çevre Mühendisleri, İzmir Aliağa'ya sökülmek için gelmekte olan bir petrol tankeri için harekete geçti. Hürriyet'ten Zeynep Gürcanlı'nın haberine göre Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, içinde radyoaktif atık ve tehlikeli atık olan, günlük 100 bin varil petrol işleme kapasiteli Kuito adlı tankerin İzmir Aliağa'ya yaklaşmakta olduğunu belirterek, yetkililere "Durdurun bu tankeri" çağrısı yaptı.
Bozoğlu, yaptığı açıklamada Kuito adlı tanker hakkında 2013 yılında hazırlanan rapora göre, yüksek miktarda radyoaktif atık ve tehlikeli madde içerdiğini belirtti, " Türkiye 'ye girdiği noktada, bu tankeri tekrar geri döndürme şansımız olmayacak" dedi. Türk hukuk mevzuatına göre, Türkiye'ye radyoaktif madde sokulması yasak. Bu yasağa da vurgu yapan Bozoğlu, Kuito adlı geminin ise, 2013 yılı raporlamalarına göre, yoğun radyoaktif madde ve tehlikeli atık bulundurduğunu söyledi.


"İNCELEME YAPMADAN ALMAYIN..."

Türkiye'ye girmeden, tankerde ölçüm yapılmasını isteyen Bozoğolu, "Radyoaktif etki var mı, tehlikeli atık var mı? Bunlara dair inceleme yapılsın. Geminin Türkiye'ye girişine ilişkin yasal izni olup olmadığına dair bile bilgi yok. Eğer izin verdilerse, neye göre verdiler? Eğer bu izin varsa, yetkililer bu izni kamuoyu ile paylaşsın. Eğer gemiye ilişkin, tehlikeli madde içermediğine ilişkin rapor varsa, bunu da yetkililer kamuoyu ile paylaşsın" diye konuştu.

"İKİNCİ BİR GAZİEMİR FACİASI YAŞAMAYALIM"

Daha önce İzmir Gaziemir'de, sökülen bir gemiden çıkan tehlikeli maddenin toprağa gömüldüğünü, bunun da "Türkiye'nin Çernobil'i" olduğunu vurgulayan Bozoğlu, "Gaziemir'de Türkiye'nin Çernobilini yaşadık. Gaziemir'de toprağa gömülen atıklar 2012 yılında tespit edildi. Hala orayı temizleyemediler. O atıkları getiren geminin ne zaman yanaştığı, tam olarak hangi atıkları Türkiye'ye bıraktığına ilişkin hala bilgi yok."

"TÜRKİYE'DE ATIK ENVANTERİ YOK"

Çevre Mühendisleri Odası olarak , Aliağa'ya yaklaşmakta olan Kuito gemisi için harekete geçtiklerini kaydeden Baran Bozoğlu, "Çevre Mühendisleri Odası olarak biz de kontrol yapmak istiyoruz. Çünkü kontrol yok. Bu yapılacak olan denetimin de kamuoyu ile paylaşılmasını istiyoruz" dedi. Kuito adlı geminin Türkiye'ye geldiği tarihin, Antalya'da Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce'nin de katıldığı "Atık Sempozyumu" ile aynı haftaya denk geldiğine de dikkat çeken Bozoğlu, "Orada Bakan Pazartesi günü bir konuşma yapıp, toz pembe bir tablo çizdi. Oysa Türkiye'nin atıklara ilişkin herhangi bir envanteri yok" diye konuştu.

YÜZEN ZEHİRLİ ALİAĞA'DA SÖKÜLECEK, İÇİNDE ATIKLAR TÜRKİYE'YE KALACAK


7391185 IMO numaralı Kuito FPSO adlı gemi, 1999 yılında modifiye edildi. Günlük 100 bin varil ham petrol işleme ve 1.4 milyon varil depolama kapasitesine sahip gemi, 2000 yılından bu yana Angola açıklarında ham petrol işlemek üzere kullanılıyordu. 2014 yılında geminin sökülmesi için ihale yapılmıştı. İhale, ön temizliği yapılan geminin sökülmesini içeriyordu.
Ancak Çevre Mühendisleri Odası'nın incelemelerine göre, gemi ön temizliği yapılmış bile olsa, işlevi gereği hala yüksek miktarda tehlikeli madde, petrol atığı ve ağır radyoaktif madde içeriyor. Bu durum da, geminin "tank tortu raporlarında" yer alıyor

1000 TON PETROL ATIĞI VAR


Kuito için yapılan tank etüt çalışmalarında, güvenlik ve üretim oryantasyonuna bakıldığında; geçmiş oniki ay içerisinde tank, ekipman, borular içerisinde konsantre olmuş yoğun radyasyon seviyesi yüksek maddeler ve tank dibi karbon külleri ile yaklaşık 1000 ton petrol atığı beyan edilmişti. Texcom firması tarafından 2013 Aralık ayında yapılan radyasyon ölçümlerinde, gemide AREA (Autridade Reguladora da Energia Atomica) standardında belirlenen eşik değer olan 0.23 uSv/saatin üzerinde harici gama dozu değerlerine rastlanmıştı.. Ayrıca 5 tank için arkaplan rasyasyon değerinin 5 katı düzey radyasyon dozu ölçülmüştü.

4 Ocak 2015 Pazar

Fatih ve Kont Drakula Kan Kardeş miydi?


Fatih ve Kont Drakula Kan Kardeş miydi?


‘Bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlatan cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet ile zalimliğiyle korku edebiyatına dahi girmeyi başarmış Vlad Tepeş yani nam – ı diğer Kont Drakula gerçekten kan kardeş miydi?’




Tarihi bir uydurmaca mı, rivayetin ötesine geçemeyen bir efsane mi, yoksa az bilinen bir gerçek mi?

Kont Drakula adını duyduğumuzda biraz da izlediğimiz filmler ya da okuduğumuz kitaplar nedeniyle zihnimizde ilk olarak fantastik bir karakter canlanır. Bunun temel nedeni İrlandalı yazar Bram Stoker’ın günümüzde dahi popülaritesini sürdürmeyi başaran, 1897 yılında yayınladığı “Dracula / Drakula” isimli fantastik korku romanı. Ancak aslında romanın ana karakteri olan Kont Drakula, ülkemizde Kazıklı Voyvoda olarak da bilinen III. Vlad Tepeş’in ta kendisi.

Tarih kitaplarımızda sadece iki azılı düşman olarak gösterilen Vlad’la Fatih Sultan Mehmet’in gerçek ilişkilerini ve kan kardeşi olup olmadıklarını öğrenebilmek için biraz Vlad’ın hayatını incelemek gerek.

1431 yılının Mart ayında Romanya’nın o dönemde Wallachia diye adlandırılan topraklarında Sighişoara kasabasında dünyaya gelen Vlad, Macar Kralı Vlaidslav’ın acımasız şövalyesi Vlad Dracul’un oğluydu. Acımasız babasının soyadı Romence şeytan anlamına gelen Dracul takma adından geliyordu. Ancak Vlad dünyaya geldikten sonra babası, oğluyla ilgilenen yumuşak bir insana dönüştü.

Sultan II. Murat döneminde yapılan akınlar sonrası Eflak ve Boğdan, Osmanlı topraklarına katılır. Bu gelişme üzerine Vlad Dracul, Osmanlı’ya bağlılığını bildirmek zorunda kalır. Osmanlı’da yeni fethedilen toprakları yönetmesi için bölgenin ileri gelen kişilerinden biri seçildiği için Sultan II. Murat, Vlad Dracul’da karar kılar. Bu karara bağlı olarak da kimi kaynaklara göre zorla, kimi kaynaklara göre de Vlad Dracul’un rızasıyla kızı ve oğlu yetiştirilmek üzere Edirne’ye saraya gönderilirler. Küçük Vlad’ın ileride Eflak ve Boğdan’ın Voyvodası yani valisi olması düşünülmektedir. Vlad’ın saraydaki en yakın arkadaşı, Sultan II. Murat’ın kendisinden sadece 1 yaş küçük olan oğlu Şehzade Mehmet olur. Böylece 2 dev ismin yolları ilk kez çocuklukta kesişmiş olur. Geleceğin liderleri olarak yetiştirilen 2 küçük çocuk, birlikte zorlu ve derin bir eğitimden geçerler. Kan kardeşi olarak dostluklarını perçimlerler.

2 kan kardeşin yolları devlet politikası gereği ayrılır. Vlad, 1448 yılında Osmanlı desteğiyle Eflak’ın başına geçmeye çalışsa da, Macar desteğini arkasına alan Eflak Voyvodası Vladislav tarafından 2. Kosova Savaşı’nda yenilgiye uğratılır ve Boğdan’da sürgün edilir. Şehzade Mehmet ise babasının ölümünün ardından 1451 yılında II. Mehmet adıyla tahta oturur ve1453 yılında İstanbul’u fethederek kudretini gösterir. 1456 yılında Osmanlı’nın Belgrad’ı kuşatmasından yararlanan Vlad, ordusuyla Eflak’a yürür. Voyvoda Vladislav’ı öldürüp yeni Eflak Voyvodası olur ve III. Vlad adını alır. Vlad, Fatih Sultan Mehmet’e bağlılığını bildirir. Vlad, Fatih Sultan Mehmet tarafından olağanüstü yetkilerle donatılır. Karşılığında da Osmanlı çıkarlarını gözetir ve düzenli şekilde vergisini öder. Böylece 2 kan kardeş, eğitildikleri sırada gelmeleri planlanan noktalara ulaşmış olurlar.

Zamanla giderek zalimleşen Vlad, düşmanlarını kazığa oturtarak idam etmeye başlayınca Kazıklı Voyvoda diye anılmaya başlandı. Öldürttüğü kişilerin kanlarını fıçılara doldurtup kadeh kadeh içtiği söylentisi ise adının vampire çıkmasına neden oldu. Zalimliğine içkiye olan düşkünlüğü de eklenen Vlad, babasının soyadı Dracul’dan esinlerek Romencede şeytanın oğlu anlamına gelen Draculea soyadını kullanmaya başladı 1459 yılına gelindiğinde Macarların desteğini alıp isyan bayrağını çeken Vlad, Osmanlı’ya vergi ödemeyeceğini açıklar. Fatih Sultan Mehmet’in gönderdiği elçileri kazığa oturtur. Fatih Sultan Mehmet bunun üzerine Vlad’a son uyarı mahiyetinde bir mektup gönderir. Ancak Vlad, bu mektubu da hiçe sayar. Bağımsızlığını ilan ettikten sonra 1460 – 1461 yılları arasında ordusuyla Tuna nehrinin ötesine geçmeyi başarır. Ele geçirdiği tüm Osmanlı askerlerini kazığa oturtarak öldürtür.

1462 yılında Fatih Sultan Mehmet, ordusuyla ana hedefinde Vlad’ın olduğu Balkan seferine çıkar. Sıcak, susuzluk ve rivayet edildiğine göre kazığa oturtulmuş 20.000 kişiyi kilometrelerce seyretmek moralleri bozsa da, Vlad kalesinde (bazı kaynaklarda Targovishte Kalesi, bazı kaynaklarda ise Bran Kalesi diye geçse de genel kanı Poienari / Poenari Kalesi olduğu yönünde) kıstırılır. Ancak Vlad’ın kalesi konum itibariyle dağlık bir alanın tepesinde bulunduğu için uzun süre düşürülemez. Fatih Sultan Mehmet, kuşatma devam ederken Eflak’a yeni bir Voyvoda atar ve birliklerinden bazılarını yanına alıp İstanbul’a geri döner. Kuşatmayı yapan birliklerin sayıca azalmasını fırsat bilen Vlad, Romen köylülerin de yardımıyla Macaristan’ın Erdel bölgesine kaçıp Macar kralı Matthias Corvinus’a sığınır. Vlad, kaçarken de zalimliğini sürdürür. Geçtiği yerleri yakıp yıkar. Tüm kuyulara zehir döktürür. Dönemin ölümcül bulaşıcı salgınları veba ve cüzzam hastalarını Türk bölgelerine gönderir. Kral Matthias Corvinus, Osmanlı’nın yeni Eflak Voyvodasını resmen tanıdığı için Vlad’ı sürgüne gönderir. 1474 yılına kadar sürgün hayatı yaşayan Vlad, 1476 yılında arasını düzeltmeyi başardığı Macar kralı ve Moldove prensi olan kuzeni Stefan Cel Mare (III. Ştefan) nam – ı diğer Büyük Ştefan’ın desteğiyle Eflak’ı tekrar ele geçirmeyi başarır. Vlad, 1476 yılının Aralık ayında Osmanlı’yla son savaşına girişir. 300 askeri kazığa geçirilerek öldürülür. Vlad’ın kesilen başı İstanbul’a gönderilirken, bedeni ise Snagov Gölü yakınındaki Snagov Manastırı’na gömülür. Vlad’ın kazığa geçirilen başı İstanbul sokaklarında dolaştırılır.

Belki yazının başlığını okuduğunuzda hiç olur mu demiştiniz. Peki Vlad’ın Fatih Sultan Mehmet’le can dostluktan can düşmanlığa kadar uzanan ve film senaryolarını aratmayan hikayesini okuduktan sonra da aynı düşüncede misiniz?
kaynak:indigo dergisi
Tarih: 01 Ocak 2015 | Yazar: Çağrı Gırlangıç | Kategori: Araştırma • Sayı: 112