HÜRRİYET

19 Ekim 2014 Pazar

eşelon alçağı ne kadar bilgi topluyo?


Eşelon alçağı ne kadar bilgi topluyo?

Eşelon, (bilerek ch yerine ş ile yazıldı) nedir biliyosunuz, di 4mi? Hani dünyadaki tüm komünikasyonu dinleyen dev oluşum.



TBTF‘nin enfes bir blog’u, eşelon hakkında bir nebze daha bilgi sahibi olmamızı sağlıyor: bu günlerde Washington Post’da çıkan NSA [Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı] hakkında bir makaleden7 damlayan minik bir bilgi damlası: “NSA’nın veri toplama sistemi, her üç saatte bir meclis kütüphanesini dolduracak kadar bilgi topluyor”. TBTF’ci abi, oturmuş hesaplamış. birisi 3 sene önce, bu meclis kütüphanesinin (filmler hariç) yaklaşık 20 terrabyte bilgi içerdiğini tahmin etmiş. Temmuz 1998 Scientific American dergisi ise insan bilgisinin toplamının araştırıldığı bir makalede, dünyanın yıllık telefon görüşmelerinin tutacağı yerin bir kaç exabyte (bir kaç milyon terabyte) olduğunu tahmin etmiş. demek ki: eğer NSA saatte 6.3 terabyte bilgi depolayabiliyorsa, bu dünyanın ne kadarının canlı telefon konuşmalarını kapsamaktadır? Cevap: neredeyse 1/5′i.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Ayet Tacirliği ve Dezenformasyon


Ayet Tacirliği ve Dezenformasyon


Kutsal… Ama neye göre, kime göre, neden kutsal? Kutsal dokunulmazdır; Kutsal, biz insanlar gibi kirlenmemiştir ve hep kutsal olarak kalır. Kalır mı?..


Aldanma şu güneşin ışığına ki ışığın ardından karanlık yürür!

En seçilmiş soruları akıl eleğine koyalım, gelin! Gelin bir ticarete şahit olalım, ne dersiniz? Düşünce tezgâhının başına geçelim ve en sorulmaz soruları soralım. Düşünmekten ve yanlışlarla yüzleşmekten korkmayınız, buyurun!

Günümüzde birçok tartışmaya konu olan ve insanları gizliden gizliye tehdit eden bir gerçek var, dini bilgi kirliği… Dini bilgi kirlenir mi, burada kastedilen kirlenme ne anlama gelir, eğer kirlenirse nasıl kirlenir ve bu bilgileri kimler, neden kirletir? Bu yazımızda; inancın masumiyetini kullanarak, zihinlerde tahribat yapan ve adeta imanları zayıflatarak, kalplere inançsızlık tohumu eken bu tehlikeyi ifşa edeceğiz.

İhtimaldir ki bir kimse ömrü boyunca deniz görmese ve bir gün yolu denize çıksa, sanır ki gökyüzü, yerle bir olmuştur: Suya yansıyan bulutlara baktıkça, denize değil de gökyüzüne baktığını düşünür. Gözleri güneşi arar ve nihayet sudaki güneşi bulduğunda, artık onun için gökyüzü, deniz olur. Böylece, fikir âleminde gerçek denizini arayanlar, gökyüzünün yansımasına aldanarak, gerçeklerden gafil kalırlar. Sonunda deniz dalgalanıp da sular kabardığı zaman, o kimselerin göğü de -savları- kaybolur. İşte, insanlar da aynı bu misalde olduğu gibi yanlış itikatların (inançların) hem tabisi hem de en ateşli savunucuları olurlar. Bunun nedeni çoğu zaman düşüncenin çok yönlü olmamasıdır. Hâlbuki düşünce, ancak çok yönlü olursa fayda verir. Yıldızlara bakarak sadece onlarda karar kılan, dünyayı yıldızların aydınlattığını düşünen ve bu düşüncesinde ısrar eden kişinin düşüncesi akılla ne kadar örtüşür? Objektif bir akıl için gökyüzünün ışığı yıldızlardan ibaret değildir: Ona göre; ay ve güneş de vardır ve bunlar dahi düşünce geliştikçe yetersiz kalır. Nihayetinde o kişi, güneşin de ardını arar duruma gelir. Bu örnekte olduğu gibi, düşünce ancak detaylı gözlemlerle olgunlaşır ve biricik doğruyu elde eder. Bu tanımın doğruluğunu kabul ederseniz, biricik doğruyu keşfedememiş her düşüncenin yanlış olduğunu da kabul etmiş olursunuz.
Kutsal; neye göre, kime göre ve neden kutsaldır?

Genellikle dini değerleri kapsayan kutsallık kavramı, yine din mensuplarınca kabul görerek, yüceltilir. Bu sebeple, örneğin bir Hıristiyan tarafından kutsal kabul edilen şey, yine bir Hıristiyan tarafından kabul görür. Müslüman tebaaya ve Kur’an-ı Kerim’ e göre ise, Hıristiyanlık başlangıcında hak olmakla birlikte, nihayetinde batıldır. Çatışmanın filizlendiği bu noktadan sonra, iki inanç mensupları tarafından uzlaşılması güç yüzlerce konu vuku bulacaktır. Bu karmaşanın sebebi ise her iki tarafında kendi inancını meşru görmesi ve bunu empoze etme arzusudur. Öte yandan herhangi bir dinin mensubu bir tarafa, dinsiz olan bir kimse dahi kendince dinsizliği tebliğ eder. Bu durumu din boyutundan soyutlayarak ele almamız gerekirse, esasında insanoğlu varoluştan beri düşüncelerini dile getirip, deliller göstermek yoluyla karşısındakine benimsetme amacını gütmüştür. Sanıyorum ki bunun sebebi: Kendi iç dünyasında, düşüncelerinin doğruluk ve meşruluğunu teyit etmektir. Bu durum, daha çok sosyopsikolojik bir boyuta sahiptir, açıklaması ayrıca bir makale gerektirdiğinden bu konuya daha fazla değinmiyorum. Aynı zamanda bu paragraf “din nasıl, neden kirlenir ve kimler tarafından kirletilir?” sorularının da cevabını kısmen verir.
Peki dini bilgi kirlenir mi, burada kastedilen kirlenme ne anlama gelir, eğer kirlenirse nasıl kirlenir ve bu bilgileri kimler, neden kirletir?

Dini bilgi kirliliği de kendi içinde; diğer dinlerin faaliyetleri, seküler hümanizm (Dinsizlik)faaliyetleri, farklı mezheplerin ve tarikatların faaliyetleri ve aynı mezhep mensuplarının faaliyetleri olarak dört ana başlıkta incelenebilir. Bu başlıkların da her biri ayrı ayrı dört makaleye konu olabilecek nitelikte olduğundan, yazımızı uzatmamak için temel ve benzer yönlerine değineceğiz.

Müslümanlığın kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’ e göre: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlığa iletilen kutsal kitapların içerikleri (Zebur, Tevrat, İncil) tahrif edilmiştir. Böylece vaktiyle hak olan dinler, zamanla batıla dönüşmüştür. Din tahrifleri kimi zaman peygamberleri öldürerek, kimi zaman da kutsal kitapların içeriğini değiştirme yoluyla yapılmıştır. Doğruluğu Müslümanlar tarafından Kur’an-ı Kerim’ ce sabit olan bu örnek, dinin bozularak, tahrif edilebileceğinin somut bir örneğidir. Günümüzden örnekler vermek gerekirse, yine Kur’an-ı Kerim’ e göre son peygamber Hz. Muhammed’ dir, dolayısıyla yaşayan ya da yaşayacak bir peygamber olmadığından peygamber katli de olmayacaktır. Ancak bunun yerine, temel esaslar üzerinden yapılabilecek müdahalelerin önü açıktır. Her biri Allah (c.c) tarafından hak olarak gönderilen üç kutsal kitap, insanlar tarafından tahrif edilmişken Kur’ an için de aynı şey söz konusu olamaz mı? Bu sorunun cevabını yüce Allah (c.c) Kur’an’ da şu şekilde veriyor:
Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr 9)

Ayette de görüldüğü gibi, Allah (c.c) kitabının koruyucusudur. Dönem dönem Kur’an’ ı tahrif etmeye yönelik saldırılar yapılmışsa da Allah’ın vaadi -yukarıdaki ayet- dolayısıyla Kur’an-ı Kerim asla zarar görmemiş, aksine Allah’ın kelamı olduğu gerçeği her defasında ispat ile sabit olmuştur. Kur’an’ ı doğrudan tahrif edemeyeceklerini anlayanlar, dolaylı yollardan amaçlarına ulaşmanın yollarını aramış ve kısmen bulmuşlardır. İşte, yazımıza konu olan sinsi tehlike de budur. İslâm dünyasının genelinde bu gibi tehlikeler olmakla birlikte, biz yine yazımızı kısa tutmak adına, yalnızca ülkemizdeki duruma göz atacağız.

Türkiye’ deki dini bilgi kirliliğini incelerken ilk önce Hadis-i Şerifler konusuna değinmekte fayda vardır. Hadislerin korunduğuna dair yukarıdaki gibi bir ayet bulunmamaktadır. Bu da hadisler üzerinde bir dezenformasyon olabileceğine işaret eder. Hak dinlerin dahi tahrif edildiklerini göz önünde bulundurursak, hadislerin de başına aynı şeyin gelmesi ihtimali mantıksız gelmeyecektir. Söylenişlerinin ardından asırlar geçen ve ancak dilden dile, eserden esere yayılan hadislerin güvenilirliği de bu noktada şüphe uyandırır. Ancak Sahih -gerçek- hadisleri barındıran eserlerin mevcudiyeti bu tehlikeyi nispeten bertaraf etmektedir. Bu durum da insanımıza düşen temel sorumluluk, (İnternet vb. değil) güvenilirliği kabul gören hadis kaynaklarından faydalanmaktır.

Aynı durum basılı yayınlarda da karşımıza çıkmakta ve özellikle dini içerikli kitap ve dergilerde yoğun bir biçimde kendisini hissettirmektedir. Bunda tarikat ve cemaatlerin büyük payı var. Çünkü ‘a’ tarikatında kırmızı olan şey, ‘b’ tarikatında bordodur. Bu gibi farklılıklar da dini bilgi kirliliğinin önemli kaynaklarından biridir. Sonuç olarak her tarikatın kendince doğru ve olmazsa olmaz kabul ettiği yön ve yöntemler, yayın organları aracılığıyla kitaplaştırılıp, pohpohlanarak kitapevlerinde yerini almaktadır ve birbirinden farklı bu yaklaşımlar büyük çoğunluğu eğitimsiz ve saf kalpli kitlelerce neredeyse farz derecesinde görülmekte ve kutsal kabul edilmektedir. Oysa Allah, Mâide Suresi 3. Ayetinde şöyle buyurmaktadır: “…Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım…” Bu ayette de görüldüğü üzere İslâm, ekstra uygulamalara ihtiyaç duymayan ve Allah (c.c.) tarafından kemale erdirilmiş biricik dindir. Yani eksiksiz ve yeterlidir. Bazı okuyucular “Tasavvuf din değildir, din ve tasavvufu birbirine karıştırma!” diyebilirler. Elbette ikisi arasındaki ayrıma varacak kadar tasavvuf ilmine vakıfız. Ancak günümüz tarikatlarının, geçmiştekilere nazaran meşruiyetlerinin tartışıldığı bir ortamda, ayrı bir makale gerektiren bu konuya şimdilik değinmiyoruz. Belki daha sonra bu konuda da bir çalışma yapılabilir.

Ayrıca tarikat ve cemaatlerin dışında, dini bilgi kirliliğine doğrudan ya da dolaylı olarak, bilinçli veya bilinçsizce katkı sağlayan başka zümreler de vardır. Örneğin yazılı ve görsel basında, başta sözde âlimler, kalem ve kelam sahipleri vb. bu güruhun diğer başlıca temsilcileridir. Kur’an ayetleri için yaptıkları, kimi zaman sınırları zorlayan saçma yorumlardan tutun da, dini ritüellerin biçimlerine ve temel inanç esaslarına kadar birçok konuya burunlarını sokar ve fetvalar verirler. Maalesef, insanlarımız Kur’an-ı Kerime ve sahih hadis kaynaklarına başvurarak doğruyu öğrenmek yerine, hazırcılığı tercih ederek bu ayet tacirlerinin sözde ilminden istifade etmeye çalışıyorlar. Evet tacirler… Tacir: Kelime anlamıyla, ticaret yapan kişidir. Şaşırmayın bu tabire; aydınından, hocasına, yazarından, sunucusuna kadar bu zevatın yaptığı şeyin adı ayet tacirliğidir. İnsanların dini hassasiyetlerini, masumiyetlerini ustaca manipüle ederler ve her biri bundan kesinlikle çıkar sağlar.

Sonuç: Devlet yetkilileri; Bu gibi ihtilaflara ve sahtekârlıklara meydan vermemek adına Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, ‘Din Bilimi’ yanlış anlaşılmasın ‘Teoloji’ değil! ‘Din Bilimi Merkezi’ oluşturmalı. Zira, Diyanet İşleri Başkanlığı hala orucu bozan şeylere, namaz vakitlerine ya da şu günah mı, bu günah mı gibi sorulara fetva çıkarmakla meşgul. Denizlerin birbirine karışmadığından, dünyanın yokluktan var edildiğinden vb. bilimin ancak bu yüzyılda keşfettiği onca mucizevi olaydan 1400 yıl önce haberdar edilmiş bir din ve o dine mensup insanların devleti, ancak bu gibi bilimsel meselelere eğilmeli, araştırmalar yapmalı ve Kur’ an’ ın ışığında hem vatandaşlarını hem de geleceği aydınlatmalıdır. Sanıyorum ki böylece, bu ayet tacirliği de tarihe karışacak ve kalben Allah’a yönelen ruhlar, bir daha asla yanlış yönlendirilemeyecektir.
“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir.Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.’derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.” (Âl-i İmrân/7)

Sanıyorum ki böylece, bu ayet tacirliği de tarihe karışacak ve kalben Allah’a yönelen ruhlar, bir daha asla yanlış yönlendirilemeyecektir.
kaynak:indigo dergisi
yazar:Bahattin Yavuz

10 Eylül 2014 Çarşamba

William Tweed


En büyük belediye yolsuzluğu




Bu Robin Hood(!) çaldığının üçte birini kendisine alıyor, üçte birini çetenin liderleri ve üyeleri arasında pay ediyor, yüzde 5’ini Sherwood Ormanı’ndaki gazetelere veriyordu. Artanı da fakirlere harcıyordu. İşte Tweed, namı diğer “Boss Tweed” 1860’larda New York’u yönetirken kamudan toplam 8 milyar dolar çalan bu tarz bir Robin Hood’du.


Bir zamanlar New York’un en kudretli adamı olan William Tweed, 1823 yılında bir sandalye imalatçısının oğlu olarak doğdu. Çocukluğunda eyerci çırağı olarak çalıştı. Muhasebe eğitimi gördü. 20’li yaşlarının ortasında itfaiyeci oldu. Her biri farklı bir grup veya çeteyle irtibatlı itfaiye şirketlerinin müthiş bir rekabet içinde oldukları günlerdi. Öyle ki bazen yangın yerine gelen iki itfaiye şirketi kavgaya tutuşur, bu sırada yanmaya devam eden bina küle dönerdi. Her politik grubun kendi itfaiye şirketi vardı. Tweed’in hırs ve yeteneklerinin politikacıların dikkatini çekmesi uzun sürmedi. 1851 yılında daha 27 yaşındayken şehrin belediye meclis üyeliğine seçilmeyi başardı. Politika ve medya tarihinin en efsane yolsuzluk öykülerinden biri böyle başladı.

Tweed, New York’un göç dalgaları ve yeni endüstrilerle ne kadar hızlı değişmeye başladığını çok iyi gördü ve yükselen dalgaya bıraktı sörf tahtasını. 1850’lerin başında, şehir politikasına hükmeden Tammany Hall adlı politik dar daireye üye olmayı başardı. Tammany topluluğu adını efsane Kızılderili reisi ‘Tamanend’den alıyordu. William Tweed, 1860 yılında New York bölgesi Demokrat Parti başkanı, 1863 yılında da Tammany topluluğunun ‘büyük reisi (Grand Sachem)’ seçildi. Artık şehirdeki en kudretli isimdi.

Altın kaplama sefalet

Kuzey-Güney iç savaşı, Amerikan halkını büyük bir fakirliğe mahkûm ederken, savaş sonrası oluşan yeni endüstriler ABD’de yeni bir zengin sınıfı ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Politika ve gazeteleri kullanarak zenginleşen bu dönemin güçlü isimlerine ABD politik literatüründe ‘Robber Barons (Hırsız Baronlar)’ deniyor. Tabir ilk kez Atlantic dergisinin Ağustos 1870 tarihli sayısında kullanıldı. 1890’lara kadar süren dönemde hızla zenginleşen demiryolu patronu C. Vanderbilt’ten petrol devi J. D. Rockefeller’a, finansın babası J.P Morgan’dan tütün ağası JB Duke’e, çelik kralı A. Carnegie’den emlak devi Jacob Astor’a 20 kadar işadamı ‘Hırsız Baronlar’ın önde gelen isimleri arasında yer alıyor. Politikacıların aynı zamanda şirket sahibi olabildikleri, arazi spekülasyonu, finans manipülasyonları ile bu servet yarışına katıldıkları, gazetelerin ise onlara tetikçilik yaptığı bu yolsuzluk çağına, Mark Twain’in 1873 yılında yayımlanan aynı adlı romanından dolayı bugün ‘Gilded Age (Altın Yaldızlı Çağ)’ deniyor. Twain, altın kaplamalı görüntünün altındaki büyük sosyal ve ekonomik sefaleti satirik bir dille anlatıyor romanında.

Tweed işte bu sosyal yapının en altından en üstüne yükseldiği için iktidarı nasıl avucuna toplayacağını çok iyi biliyordu. Kazandığından destekçilerine de pay vermeyi asla ihmal etmedi. Artık adı ‘Boss Tweed (Patron Tweed)’ olmuştu. Şehirde ‘Boss’ denildiğinde herkes kimin kastedildiğini biliyordu. 1870’lere girilirken Tweed, ünlü ‘5. Cadde’deki görkemli bir konakta yaşıyordu artık. Politik organizasyonun perde arkasından, bugün ‘Tweed Ring (Tweed Çetesi)’ diye anılan organize suç örgütünü yönetiyordu. Eyalet politikasından şehrin belediye politikasına ve medyasına kadar her şeyi avucunda tutuyordu. Belediye başkanı da adamıydı, eyaletin valisi de, şehir meclisinin tamamı da… Luc Sante, ‘Low Life’ adlı kitabında, Tweed tarafından o günlerde ünlü dolandırıcıların nasıl şehrin üst makamlarına getirildiklerini, sabıkalı hırsızların mahkemelere görevli olarak atandıklarını, isimleriyle birlikte çarpıcı şekilde anlatıyor.

Aynı zamanda dönemin en büyük yatırımlarını gerçekleştiren Erie Railroad şirketinin, Brooklyn Bridge şirketinin, Third Avenue Trenyolu şirketinin, Harlem Gazyağı şirketinin yöneticisiydi. Guardian Savings Bank’ın başkanı, Tenth National Bank’ın sahibiydi. Rüşvetlerden elde ettiği parayı büyük ölçüde emlaka yatırıyordu. 1870’lerin başında New York’un en büyük arazi sahibiydi. O günkü yerleşim alanlarının dışında kalmış değersiz arazileri satın alıyor, belediye imkânlarıyla bölgeye yollar inşa ederek arazinin değerini artırıp satıyordu. Ünlü Harlem semti de bu dönemin ürünlerinden.

Yeni Dünya’ya Eski Dünya’dan ilk kitlesel göçün başladığı yıllardı. Tweed’in çete düzeninin en önemli insan kaynağı da bu göçmenlerdi. Özellikle de İrlandalı göçmenler. Kendini ‘gerçek Amerikalılar’ olarak gören Protestan yerliler tarafından sürekli horlanıp dışlanmaları, Katoliklerin William Tweed’in peşine takılmasında en önemli etkendi. Onlar sayesinde şehirdeki her seçimi istediği gibi manipüle edebildi. Bugün bile New York polis teşkilatı NYPD ve itfaiye departmanı NYFD’nin çoğunlukla İrlanda kökenlilerin elinde olmasında Tweed’in etkisi büyük. Kenneth Ackerman, “Boss Tweed: Yolsuz Bir Politikacının Yükseliş ve Düşüşü” adlı ünlü biyografisinde şöyle yazıyor:

“Tweed, horlanan göçmenleri, ‘seçmen’ olarak görüp saygı gösterdi. Daha önce görülmemiş belediye ve kamu sosyal yardım programlarıyla bu göçmenlerin saygısını ve sadakatini kazandı. Yardımları farklı şekillerde yapıyordu. Göçmen mahallelerinde okul ve hastane yapılması için eyalet bütçesinden para da sağlıyordu. Noel zamanı, göçmenlerin evlerine kömür de dağıtıyordu. Veya evlerine ekmek götürebilecekleri, taşeron kamu işleri veriyordu. Tweed, yeni bir kıtaya gelmiş, yeni bir hayat kurmaya çalışan ve üstelik de yerli çoğunluğun baskılarına maruz göçmenlere, kendi gücünden hisse ve aidiyet hissi veriyordu.”



Seçim günleri Katolik göçmenler sandıklara akın ediyordu. Bazıları 10 hatta 20 kez oy kullanıyordu. Mükerrer oydan utanmıyor, aksine her yerde anlatıyorlardı. Bu, şehre hükmeden Demokrat Parti’ye üye olmanın, şehir yönetiminde bir iş kapabilmenin veAmerikalı olabilmenin tek yoluydu. Union Square gibi meydanlarda görülmemiş miting kalabalıkları birikiyordu. Çoğu Tweed’i âdeta Robin Hood gibi görüyordu. Kenneth Ackerman ise kitabında, Tweed’i ‘şaşı gözlü Robin Hood’ olarak nitelendiriyor: “Bu Robin Hood, zenginden çaldığının üçte birini kendisine alıyor, üçte birini çetenin liderleri ve üyeleri arasında pay ediyor, yüzde 5’ini Sherwood Ormanı’ndaki gazetelere veriyordu. Bütün bunlardan artanı da fakirlere harcıyordu. İşte Tweed böyle bir Robin Hood.”

Tweed, kamu projelerinden elde ettiği komisyon ve rantın büyüklüğünü gördükçe çok daha büyük kamu projeleri başlattı. Bu yatırımların tamamının kaynağı borçlanmaydı. New York’un borcu sadece 1868–1870 arasında, o günün parasıyla 30 milyon dolardan 100 milyon dolara çıkmıştı. Tweed çetesinin kamudan 2009 değeri ile 8 milyar dolardan fazla çaldığı belirlenecekti. Kenneth Ackerman, ‘tarihin en büyük yerel yönetim yolsuzluğunun kahramanı’ diye nitelendirdiği Tweed’in sisteminin ihalelerde nasıl işlediğini ise şu şekilde anlatıyor:

“Eğer şehir yönetimine herhangi bir mal veya hizmet satmak istiyorsanız, faturanızı Şehir Yönetim Kurulu’na veriyordunuz. Tweed, bu kuruldaki adamları aracılığıyla kârınızın yüzde 15’ini alıyordu. Ancak zamanla bu oran yüzde 25, 35, 45 ve hatta bir ara yüzde 65’e kadar çıktı.”

Tweed’in kamusal yatırım yolsuzluklarının en büyüğü ise ironik olarak bir mahkeme binası oldu. 1858 yılında yapımına başlandığında 250 bin dolar inşaat bütçesi öngörülen bina, bittiğinde, toplamda belediye bütçesinden 13 milyon dolar (bugünün parasıyla 178 milyon dolar) çıkmasına neden olmuştu. Tek bir binanın inşaatına ödenen bu para, ABD’nin 1867 yılında, Türkiye’nin iki buçuk katı büyüklüğündeki Alaska’yı satın almak için Ruslara ödediği paranın iki katından fazlaydı. 19’uncu yüzyılın inşaatı en pahalı binası olarak kayıtlara geçti.

Kendi medyasını kurdu

Tweed, daha şehrin iktidar odağı olmaya başladığı ilk günlerde, gazeteleri, ‘kontrol altında tutulması gereken öncelikli güç’ olarak görüyordu. Satın alamadığı her kalem onun için bir tehditti. Rodger Streitmatter, “Kılıçtan Keskin: Haber Medyası Amerikan Tarihini Nasıl Şekillendirdi” kitabında o günkü medya manzarasını şu şekilde aktarmakta:

“1862 yılında, New York meclisi, her muhabire, ‘şehre hizmeti’ karşılığı olarak yılda 200 dolar ödemeyi öngören bir tasarıyı kabul etti. Tammany Hall’un ‘cömertliğiyle’ bu miktar birkaç yıl içinde 10 kat arttı. Ancak yönetimin medya üzerindeki etkinliğini asıl tesis eden bu maaştan da çok, şehrin reklam bütçesiydi. Tweed, şehrin en büyük üç gazetesinin, New York World, New York Herald ve New York Post gazetelerinin her birine yıllık 80 bin dolarlık kamu reklamı veriyordu. Tweed’in yolsuzluk imparatorluğu süresince şehir hazinesinden gazetelere, sessizliklerini kazanmak için giden paranın toplamı, o dönemin değeriyle 7 milyon dolardı.”

Tweed, parasıyla medyaya, medyasıyla da New York’un bütün gündemine hükmediyordu. Düşük tirajlı bir gazete ile bir karikatüristin kalemi hariç.

Her şey Tweed’e kızgın iki memurun, bu mahkeme binası inşaatı ve diğer belediye harcamalarındaki yolsuzluğun harcama belgelerini New York Times’a sızdırmasıyla değişti. İlk haber 8 Temmuz 1871’de yayımlandı. Tweed çetesi önce önemsemedi. Hâlâ konuyu örtbas edebileceklerine inandılar. Ancak bir karikatüristin gücünü hesaplamamışlardı. Harper’s Weekly karikatüristi Thomas Nast, bugün Amerikan politika tarihi klasikleri arasına girmiş ünlü karikatürlerini çizerek paranın kimin cebine girdiğini işaret etti. Cin lambadan çıkmıştı.

Thomas Nast, çizgileriyle Amerikan popüler kültürüne derinden iz bırakmış efsane bir çizer. Demokrat Parti’nin sembolünün ‘eşek’ olması da, Cumhuriyetçi Parti’nin sembolünün ‘fil’ olması da Thomas Nast’ın karikatürlerinin eseridir. Yine bugünkü tombul ve beyaz sakallı Noel Baba imajı da Nast, Noel Baba’yı böyle çizdiği içindir.

Tweed, Amerikan medya tarihine geçen ünlü tepkisinde, “Bu gazete (NYT) ne yazıyor umurumda değil. Seçmenlerimin çoğu okumayı bilmiyor. Ancak bu lanet resimleri görüyorlar ve haberdar oluyorlar.” diyecekti.

1851 yılında kurulan ve şehrin en küçük gazeteleri arasında yer alan New York Times’ın kaderini değiştiren de Tweed’in yolsuzluklarını haberleştirme cesareti oldu. Tweed, gazeteyi doğrudan satın almayı denedi önce. Ancak NYT’nin patronu George Jones, gazetesini satmayı reddetti. Bununla da yetinmeyerek, gazetenin başyazısından, “Hiç bir para, New York Times’ın tek bir hissesinin bile Tweed çetesince alınmasına yetmez.” diyerek sert bir karşılık verdi. Ve NYT her gün Tweed hakkında yeni bir araştırmacı gazetecilik haberine yer vermeyi sürdürdü. O haberler, bugün modern araştırmacı gazeteciliğin ilk örnekleri olarak görülüyor. Gazetenin sistemlerini sallamaya başladığını görünce, Tweed’in adamları parayı bir kez daha kullanmayı denediler. Ancak bu kez gazeteyi satın almak yerine doğrudan rüşvet önerdiler.

Şehir Saymanı (comptroller) Richard Conolly, NYT’nin patronuna gönderildi. Meyer Berger’in “New York Times’ın Tarihi: 1851-1951” adlı kitabında aktardığına göre Conolly, o görüşmede gazetenin patronuna, “5 milyon dolar, her şeyi yerli yerine koymak için yeterli bir para değil mi, efendim? 5 milyon dolar!” diye sorar. “Şeytan bile bana bundan fazlasını öneremez.” diye karşılık verir NYT’nin patronu Jones. Conolly bu cevabı, Jones’un para ile ilgilendiğine yorar ve devam eder: “Bir düşünün, bu para ile neler yapılmaz ki… Avrupa’ya gidip bir kral gibi yaşayabilirsiniz…” “Haklısınız” der Jones ve ekler: “Ama bir kral gibi yaşarken bile aslında aşağılık bir adam olduğumu bileceğim.”

NYT’nin aylar süren ısrarlı yayınları ve Nast’ın karikatürleri nihayet sonuç verdi ve Tweed hakkında soruşturma komitesi kuruldu. Devreye hukuk girdi. Tweed aynı yılın ekim ayında tutuklandı ama ödediği rüşvetlerle kısa sürede kefaletle serbest bırakıldı. Ve bu sırada Tammany Hall, itibarını yeniden kazansın diye onu bir kez daha senatör seçtirdi. Ancak hakkında açılan yeni davalar, gücünün çözülmesine neden oldu. ‘Harami Baronlar’ ve Tammany Hall onun güçten düştüğünü anladılar ve desteklerini çekmeye başladılar. Yerine yeni bir büyük reis seçtiler. Çetenin birçok önde gelen ismi ABD dışına kaçtı. Tweed yeniden hapse girince bir daha asla cezaevinden çıkamayacağını anladı. Kaçmaya karar verdi. 1875 yılında 60 bin dolar rüşvet vererek hapishaneden kaçtı.



Önce Küba’ya, oradan da İspanya’ya geçti. Ancak Nast’ın karikatürleri orada da yakasını bırakmadı. İspanya’da, Nast’ın karikatürlerinden kendisini tanıyan birinin ihbarıyla yakalandı ve ABD’ye gönderildi. Hapisteyken, New York eyalet yönetimiyle, serbest bırakılması karşılığında, Tweed çetesinin bütün sırlarını ve bilgilerini paylaşmayı kabul etti. Bu yazıdaki birçok bilginin kaynağı olan bilgileri yetkililere verdi. Ancak, salıverilmeden 1878 yılında hapishanede zatürreeden öldü.

ABD, önemli dersler çıkardı

Tweed’ten sonra ABD’de politikanın ve özellikle de belediye yönetimlerinin birçok uygulama ve kuralı değişti. Yolsuzluk ve seçim sandığı manipülasyonlarını engelleyecek birçok mekanizma geliştirildi. Elbette ki yolsuzluk ve seçim hileleri tamamen yok edilemedi ancak Gilded Çağı’ndaki gibi de olmadı bir daha. ABD’de politikacılar ile ilgili ‘denge ve kontrol’ sistemi Tweed’ten sonra büyük ölçüde gelişti. Birbirini denetleyebilecek güçler dengesinin ve kontrol mekanizmalarının yokluğunun sonuçları acı şekilde tecrübe edilmişti zira. Yine Tweed yüzünden bugün bütün şehir ve eyalet meclislerinde, hukuk kurumlarında, ‘Etik Komiteleri’ yer alıyor. Yine kamu görevlilerinin alacakları hediyelere üst limiti geleneği de Tweed tecrübesi sayesinde yerleşti Amerikan politikasına.

Kaderin cilvesi belki de bugünün New York’una Tweed’in adını taşıyarak ulaşabilen tek yapı ‘Tweed Courthouse’ binası. Evet, Tweed’in inşası sırasında büyük çaplı yolsuzluğa imza attığı mahkeme binasıydı bu. Tweed, bu mahkeme binasında yargılanacak ve 12 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı. Chambers Street’te bulunan bina bugün şehrin okul sisteminin yönetildiği yer.

Tweed dönemi, gücün tekelleşmesinin ve denetim mekanizmalarının yokluğunun nelere yol açabileceğinin göstergesi olmasının yanı sıra, özgür medyanın da böylesi suiistimallerin önündeki en önemli engel olduğunu gösteren bir tecrübe olarak da anılıyor. Bu nedenle sadece Amerikan politik tarihinin değil, evrensel medya tarihinin de müstesna öykülerinden biridir. Kudretli bir politik yolsuzluk sistemini çökertmeye bir karikatürist ve o günlerde çok düşük tirajlı küçük bir gazetenin cesareti yetmişti. Tweed, hapis yatarken görüştüğü Brooklyn Eagles yazarı William Hudson’a, “Bu gazetecileri de politikacıları satın aldığım kadar kolay satın alabilseydim başıma bunlar gelmezdi. Bunlar (gazeteciler), evlerine götürecek ekmek almaya paraları olmadığı dönemde bile önerdiğim paraları kabul etmediler.” yakınmasında bulunacaktı.

Tweed haberleriyle, medya tarihine geçen bir destana imza atan New York Times, Tweed’in hapse mahkûm edildiğini duyurduğu, ‘Nihayet Adalet’ manşetli 20 Kasım 1873 tarihli sayısının başyazısında şöyle yazacaktı: “Devletin, organize hırsızlıktan başka bir şey olmadığı teorisi, bugün ölmüştür.”
yazar:Cemal TUNÇDEMİR
kaynak:AKSİYON der.