HÜRRİYET

29 Ağustos 2014 Cuma

Üçüncü Göz Dedikleri Bez


Üçüncü Göz Dedikleri Bez


Alnın ortasında üçüncü bir göz. İlk defa, Zeyna ve Herkül’ün savaştığı canavarlarda gördüm onu; sonra mitolojik resimlerde, eski çağ uygarlıklarının duvar yazılarında, ardından sık sık spiritüel bilgilerde karşıma çıkmaya başladı bu üçüncü göz hikayesi.


Ajna Çakra – Üçüncü göz çakrasının gösterildiği yer epifiz bezinin konumuna denk düşer. İfade ettiği yerse aslında alnın gerisinde, beynin merkezine doğrudur.

Hep efsanevi, ya da metaforik zannettiğim üçüncü göz, gitgide sağ kolum kadar somutluk kazandı benim için. Ben de bu gizem hakkında bildiklerimi, bulduklarımı paylaşmak istedim.
Üçüncü göz şu anda beyinde işlevi tam bilinmeyen bir beze deniyor aslında: Epifiz bezi.

Bu bezin yeri beynin iki yarım küresinin ortasında, ve önden bakınca iki gözün arasından biraz yukarı denk geliyor. Kireçlenmiş durumda olduğundan beyin röntgenlerinde gözüküyor daha çok. Dokusal yapısı gözünkine benzediğinden ve fotoreseptif ( ışığı algılayan yapıda ) olduğundan dolayı gözle bağdaştırılmış hep. Ama gözle ters olarak ışığın varlığına değil, karanlığa tepki gösteriyor; uyumamızda etkili melatonin hormonunun salgılanmasını sağlıyor. Ancak bilimsel olarak henüz kanıtlanmamış olsa da, epifiz bezinin görevlerinin bundan çok daha ileriye gittiği düşünülüyor.


Horus’un Gözü- Kadim Mısır duvaryazılarından tanıdık bu şeklin üçüncü gözü ifade ettiği düşünülüyor. Sebebiyse, beyin kesidinde ki bu benzerlik.

Tarihte ve günümüzde birçok kültür, felsefe, inanç ve uygulamada epifiz bezi, spiritüel anlamda bir keşif gözü olarak tanınıyor. Bu kavramın bağdaştırıldığı şeyler ise: Aydınlanma. Uyanış. Yüksek bilinç halleri. Ve yüksek algılama kapasitesi.

Bilimsel olarak, ilk başta evrim sürecinde gereksizleşen bir parça sanılmış epifiz bezi. Ardından uykuyla olan ilişkisi keşfedilmiş. Araştırmalara göre epifiz bezi 1-2 yaşlarına kadar geliştikten sonra büyümesi duruyor. Bundan sonraysa kireçlenme süreci başlıyor. Örneğin Amerika genelinde, 17 yaşına gelene kadar insanların %40ının epifiz bezi kireçlenmiş oluyor. Tabi ki bu zorunlu değil, ve kişiden kişiye değişebiliyor. Kireçlenmesine katkıda bulunan ciddi bir etken, diş macunlarında bulunan ve dişlere iyi geldiği gerekçesiyle birçok büyük şehrin sularına kattığı sodyum florid diye sağlığa da zararlı bir bileşik. Kireçlenmeyi geri çevirmenin ve aktifleştirmeninse çeşitli yolları olduğu söyleniyor.
Aktifleştirmek derken spiritüel bir uyanış için harekete geçirmekten bahsediyorum. Çünkü bu bezin aynı zamanda vücuttaki Dimetiltriptamin(DMT) isimli nörotransmiteri de (sinir hücrelerinin birbirleri arasında iletişimde kullandıkları madde) salgılayan bez olduğu düşünülüyor. DMT ise bitki aleminde bolca, memelilerde ise nörotransmiter olarak eser halde bulunan bir madde. Ve ilgi çekici olarak vücutta en fazla doğarken, ölürken, az miktarda da bazı uykularda ve bazen meditasyon sırasında salgılanan bir molekül. Bu konuyu derinlemesine inceleyen psikanalist Rick Strassman tarafından ‘Ruh Molekülü’ olarak adlandırılıyor. Bitki özlerinden elde edilerek dışarıdan alınabilen DMT, şamanların da ayinlerinde kullandığı, derin mistik ve spiritüel deneyimler yaşatan bir madde.

Epifiz bezi üzerine uzun çalışmaları olduğuna şaşırdığım bir isim: Descartes. Kendisi bir matematikçi ve felsefeci olarak bu konuya farklı bir yoldan yaklaşmış. Bezin nasıl çalıştığına değil, bulunduğu konum ve şekil itibariyle ne işi üstlenmiş olabileceğine dair fikir yürütmüş. Bu bezin beyinde, iki lobun arasındaki en merkezi yerde bulunması ve beyindeki çoğu bölümün aksine tek parça olmasından yola çıkmış. Böylece bu bezin beyin tarafından algılananların tümünün birleştiği ve bize tek bir fikir halinde sunulduğu yer olmak için en doğru parça olduğunu düşünmüş; burayı ‘ruhun esas koltuğu’, ve ‘zihnin bedenle birleştiği yer’ olarak tanımlamış.

Sonuç olarak bakıldığında epifiz bezi, yani üçüncü göz konusuna bilimsel olarak epey bir belirsizlik hakim. Ancak birbirinden kopuk bu bilgiler arasındaki bağlantı karanlıkta da olsa, bir bütünlüğün varlığı seçilebilmekte gibi geliyor bana. Kabul etmek için tanığa ve kanıta gereksinim duyanların bilmedikleri bu dünyaya yolculuğunu belki böyle tetikleyebilirim. Üçüncü gözün keşfi için yolculuğun geri kalanıysa biraz inançla kişiye kalıyor.
yazar:Fer İNSANOĞLU
kaynak: indigo dergisi

28 Ağustos 2014 Perşembe

Bir Kadının Kararlılığı ve İlk Otomobil


Bir Kadının Kararlılığı ve İlk Otomobil
Günümüzde kadınların şoförlüğünden memnun olmayanlar olsa da insanlık tarihindeki ilk otomobille, ilk defa uzun bir yolculuğa çıkma cesaretini gösteren kişi, kararlı ve cesur bir kadından başkası değil!

Otomobilin keşif yolculuğunda kendine yer bulan, bu hikayede kendi yolculuğuna çıkmış ve otomobilin başarısını kanıtlamış bir kadının hikayesi, Bertha Benz’in hikayesi.



Carl Benz, hayata Fransız bir hizmetçiyle Alman tren kondaktörünün gayri meşru çocuğu olarak 1844 yılında Karlsruhe, Almanya’da başladı. Bir yıl sonra annesi başka bir adamla evlendi. Fakat mutlulukları uzun sürmedi. Ağır çalışma koşulları nedeniyle zatürreye yakalanan babası, bir yıl sonra vefat etti. Bu olaydan sonra ailesinin geçimini üstlenen annesi, genellikle öğrencilerin kaldığı bir yerde küçük bir oda kiraladı ve Carl öğrencilerin arasında büyüdü. Çok geçmeden kendisi de Karlsruhe Teknik Üniversitesi’nde öğrenci oldu ve mezuniyet sonrası Mannheim’da mühendis olarak bir firmada çalışmaya başladı. Fakat hayallerine ulaşması daha zaman alacaktı.
‘Ne yazık ki kız’ Bertha’nın babası

Carl’ın doğumundan 5 yıl sonra,1849 yılında, Bertha gözlerini dünyaya açtı. Soranlara ‘Ne yazık ki kız’ cevabını veren babası, usta bir marangozdu ve hatırı sayılır zenginliğini bırakabileceği erkek bir varis istiyordu. Buna rağmen babası, Bertha’ya ilerleyen yıllarda o zamanlarda kızlara verilmeyen yoğun bir eğitim aldırdı. Bir gün genç kadın Maulbronn’a giderken yolda mühendis Carl ile tanıştı ve ona aşık oldu. Bir yıl sonra, Bertha’nın babasının karşı çıkmasına rağmen, Bertha ve Carl evlenme kararı aldı. Bertha’nın babası kızının daha iyi birini hakettiğini düşünüyordu. Öte yandan Bertha, Carl’ı sevmiş ve aynı zamanda Carl’ın hayallerine de tutkuyla bağlanmıştı. Daha nişanlıyken sahip olduğu paranın hepsini Carl’a verip hayalini gerçekleştirmesi için ilk adımı atmasını sağlamıştı. Fakat evliliklerinin daha ilk yılında borç batağına saplanmışlardı. Ayrıca ilk oğulları dünyaya gelmiş ve ikinci çocukları da yoldaydı. Bir kaç yıl geçtikten sonra herşey bankanın ipoteği altına girmişti ve üçüncü çocukları da gelmek üzereydi.
Başarıya giden uzun yol.

İlk motorlu araç hayali ile bir çıkış yakalayana kadar Carl, ailesini maddi olarak su üstünde tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Fakat Carl’ın hayali için daha çok para gerekiyordu. Bu yüzden finansal destek aramaya başladı. Sonunda bir kaç ortakla anlaştı. Fakat ortaklar Carl’ın fikrine para yatırdıktan sonra büyük beklentiler içine girdiler ve kısa zamanda sonuç elde etmek için Carl’a baskı yapmaya başladılar. Ayrıca o dönemde motorlu ilk aracı yapmaya çalışan tek kişi Carl Benz değildi. İlk patenti almak için kıyasıya bir yarış vardı. Yoğun baskı altında işine odaklanan Carl, sonunda ocak 1886 yılında ilk motorlu araç patentini alan kişi olmayı başardı. (En büyük rakibi, Gottlieb Daimler’den 4 ay önce)



Attan hızlı gidemeyen ve insanları korkutan bu gürültülü makineye kimse ilgi göstermemişti.

Beklenenin aksine Carl’ın buluşuyla insanlar pek ilgilenmedi. İlk prototipi yola çıkarmak istediği zaman sürüş yasağı kondu. Daha sonra bu yasağı kaldırtmayı başardı ve sonunda buluşunu yola çıkarma fırsatı buldu. 3 tekerlekli motorlu aracı için ‘Benz Motorlu Araç No:3′ şeklinde patent almıştı ve bu araç 3. versiyondu. Diğer modellere göre daha fazla güç ve konfor sunuyordu. Bisikletin insanlar tarafından sıkça kullanıldığı Mannheim şehrinde icadını görücüye çıkarmaya karar verdi. Toplanan kalabalık meraklı gözlerle daha önce görmedikleri bu üç tekerlekli makineyi izliyordu. Gürültülü bir şekilde çalıştıktan sonra ilerlemeye başladı. Çıkardığı ses ve duman insanları rahatsız etmişti. Etraftaki atlar bile ürkmüştü. İnsanlar, at yerine bu zar zor gidiyormuş gibi ilerleyen, yavaş ve gürültülü makineyi neden kullanmak isteyeceklerini anlamadılar. Saatte 12 km/s hızla atı geçmeyi bırakın, ancak bir bisikleti geçebilen bu araç insanlar arasında şaka konusu bile oldu. Başarısız bir tanıtımdan sonra Carl Benz umutsuzluğa kapılmaya başladı.

Carl’ın umutsuzluğa kapılması Bertha’yı üzmüştü. Ayrıca Carl’ın icadı başarısız olursa onları maddi açıdan çok zor günler bekliyordu. Başarılı olmanın tek yolu da insanların ilgisini çekip, onların inanmasını sağlamaktan geçiyordu. Satın alacak kimse olmazsa böyle bir makinenin değeri de olmazdı. Carl’ın mükemmel mühendisliği ne yazık ki bu noktada pek işe yaramıyordu. Kendine olan güvenini kaybeden Carl, dışarı çıkıp otomobille yeni şeyler denemeye çekiniyordu. Bertha bir şey yapmadan bekleyemezdi. Carl’ı insanları etkilemek için yeni şeyler denemeye ikna edemeyeceğini anlayınca kendi başına bir karar aldı.
‘Carl bu yolculuğa asla izin vermezdi. Ben de iki çocuğumu yanıma alıp sabah erkenden yola çıktım. Carl uyandığında biz çoktan bir kaç saatlik yolculuğu tamamlamıştık.’ Bertha Benz

12 Ağustos 1888 yılında, Bertha sabah erkenden kalktı. Akşamdan hazırladığı yolluğu otomobile koydu. Yardım etmeleri için 13 ve 15 yaşlarındaki oğulları Eugen ve Richard’ı da yanına aldı. Carl fark etmeden yola koyuldular. Carl uyandığında onlar çoktan kilometrelerce yol almışlardı. Mannheim’dan Pforzheim’a kadar gitmeleri gereken toplam 106km’lik yol vardı. Bertha’nın hedefi Pforzheim’daki annesini ziyaret etmekti. Ama asıl amacı, otomobilin insanlar için yararlı bir icat olduğunu kanıtlamak ve kocasının kendine olan güvenini tekrar yerine getirmekti. Böylece otomobilin bir geleceği olduğunu bütün insanlara gösterecekti.



Bertha, yolculuk sırasında iki önemli arıza yaşadı. Bunlardan ilki benzin borusunun tıkanmasıydı. Bu sorunu çözmek için saç tokasını kullandı. Diğer bir sorun ise vantilatör kayışındaydı. Yıpranmış vantilatör kayışını jartiyeri ile değiştirdi. Karşılaştığı problemlere yaratıcı ve pratik çözümler bulan Bertha, yoluna kararlı bir şekilde devam ediyordu. Fakat başka zorluklar da söz konusuydu. Her zaman otomobilin gideceği düzgün bir yol bulmak da sıkıntı yaratıyordu. Kimi zaman çiftçilerin arazilerinden geçmek zorunda kalıyorlardı. Yol boyunca insanların dikkatlerini üzerine çekmişti. Merakla yaklaşanlar da olmuştu, taş atıp onlara ‘Cadı arabası!’ diye bağıranlar da.
Dünya’nın ilk benzin istasyonu: Wiesloch’taki şehir eczanesi

O zamanlar petrol türevi ürünler eczanelerde satılıyordu. Yakıtı azalan Bertha, Wiesloch şehrinde durdu. Petrol türevi, yakıt olarak kullanılabilecek Ligroin almak için eczaneye girdi. Elinde Ligroin ile kapıdan dışarı çıkarken dünyanın ilk dolum istasyonu olarak Wiesloch şehir eczanesi tarihe adını yazdırmıştı bile. Depoyu doldurup yola devam etti.
‘Otomobil insanlığın geleceğidir.’ Bertha Benz

Dünya o zamanlar bisikletle, atla veya yürüyerek yolculuk edilen bir yerdi. Fakat Bertha’nın geleceğe dair bir vizyonu vardı. Kocasının icat ettiği otomobil gelecekteki ulaşım aracı olacaktı. Hayatta bazen risk alınmalıydı ve yeni bir icadın gerçekten çalıştığını ve bir işe yaradığını insanlara göstermek gerekliydi. 12 saat süren bir yolculuktan sonra Pforzheim’a ulaşan Bertha, ertesi sabah bütün alman gazetelerinde ilk sayfadaydı ve otomobilin insanlığın geleceği olduğunu göstermişti.



Otomobilin icadıyla başlayan 126 yıllık yolculukta gelinen nokta gerçekten inanılmaz. O günlerin çok ötesine ulaşan vizyonuyla bu hikayede kendi yolculuğuna çıkan cesur ve kararlı Bertha Benz, otomobilin başarısını kanıtlamış ve ilk şoför olarak tarihe geçmiştir.
yazar:tolga hurhun
kaynak:indigo dergisi

Mariana Çukuru


Yer Küre’nin Sırrı: 
Mariana Çukuru

Bir grup bilim insanı 1872 yılında, 15 ve 16’ıncı yüzyıl keşiflerinden sonra tarihin en büyük coğrafi keşfini yaptı. Yer Küre’nin gün yüzüne çıkan bu büyük sırrı, ardından yeni bir bilimin doğmasına ve kendisi gibi birçok sırrın çözülmesine ışık tuttu.


Mariana Çukuru

Tarihin bir bölümüne kadar insanlar, aynı dünyanın düz olduğunu düşündükleri gibi, deniz altının da düz olduğunu düşünüyorlardı. 1872 yılında, İngiliz bilim adamlarından oluşan bir ekipHMS Challenger isimli gemiyle, okyanus tabanının haritasını çıkarmak için yola çıktı. Bu yolculuk kaynaklara, ‘Challenger seferi’ olarak geçmişti. 70.000 deniz mili yol kat edilen ve 4.000 yeni canlı türünün keşfedildiği sefer, oşinografinin -okyanus bilimi- başlangıcı olarak kabul ediliyor. Araştırma gayet ilkel bir yöntemle: Yüzlerce kiloluk kurşun ağırlık, çok uzun halatlara bağlanıp denize sarkıtılarak yapılıyordu. O yıllarda okyanus tabanını ölçecek bir teknoloji bulunmadığından bu yorucu yöntem kullanılıyordu. Challenger bu şekilde okyanuslarda araştırmasına devam ediyordu. Böylece Batı Pasifiğe geldiler.


Mariana Çukuru

Japonya ve Endonezya yakınlarında bulunan Guam Adası’nın 320 km yakınlarında ölçüm için ip sarkıttıklarında, ağırlık sürekli dibe indi ve sonunda; deniz yüzeyinin 8 km kadar altında, 4.475 kulaç sonra deniz tabanına oturdu, Bu şaşırtıcı sürpriz, şüphesiz beklenmiyordu. Bilim adamları, bunun nedenini ve su altındaki yapıyı merak ettiler.Challenger’ın bu beklenmeyen keşfi, Okyanus tabanının ilk haritasını oluşturdu ve oşinografinin -okyanus bilimi- doğmasına neden oldu. Fakat enteresan bir şekilde, Batı Pasifik’te okyanus yüzeyine oranla çok büyük bir derinlik vardı. Bu derinlik uzun zamandır, düz olduğu sanılan deniz yüzeyinin sanıldığının aksine yer yer farklılıklar gösteren bir yapısının olduğunu ortaya çıkararak, önceki düşünceyi alt üst etti.

Seferin sonuçları Report of the Scientific Results of the Exploring Voyage of H.M.S. Challenger during the years 1873-76 adlı yapıtla bilim dünyasına duyurulmuştu. Bu şaşırtıcı keşifle, tabiri caizse bilim dünyasında yer yerinden oynadı. Ancak, Mariana Çukuru gizemini korumaya devam etti, çukurun nasıl oluştuğu sorusu, on yıllarca bilim dünyasını meşgul etti. Ta ki 1900’lü yılların başında, ‘sonar’ teknolojisi kullanılmaya başlayana kadar. 1940’larda, 2. Dünya Savaşı sırasında, müttefik kuvvetlerin Nazi denizaltılarının yerini bulmak için daha da geliştirdiği sonar teknolojisi Mariana Çukuru’nun sır kapısını da araladı.


Sonar Teknolojisi

Bu teknolojiyle, deniz yüzeyinden su altına gönderilen ve su boyunca ilerleyen ses dalgaları, katı zemine çarptığında sekerek geri dönüyor ve detektöre giriyordu. Bilim insanları bu şekilde dalganın geri dönüş sürecini ölçerek, su altının detaylı haritasını çıkarabileceklerini düşündüler.

1951 yılında, İngiliz donanmasına ait bir araştırma gemisi, Challenger tarafından bulunan Mariana çukurunda araştırma yapmak için bölgeye gitti. Bu defa araştırmacılar, gelişmiş sonar cihazlarıyla donanmış, daha kapsamlı ekipmanlara sahipti. Araştırma sonucunda, 11.033 metre yüksekliği olan Mariana çukurunun bir delik değil, Türkiye’nin doğudan batıya 1650 km olan yüz ölçümünün neredeyse üç katı, 2.542 km uzunluğa ve 69 km genişliğe sahip olan dev bir hendeğin sadece bir parçası olduğunu öğrendiler. Burası, okyanusun en derin noktasıydı. Mariana Çukuru, günümüzde de Dünya’nın en derin noktası olarak kabul edilmektedir.

İlk keşfi yapan geminin anısına hendeğin bu bölümüne ‘Challenger Çukuru’ adını verdiler. Ancak bu keşif, on yıllardır bilim insanlarının düşüncelerini meşgul eden, ‘nasıl oluştu?’ sorusuna cevap vermekten acizdi. Böylece bilimciler, cevabın ancak çukurun dibinde olduğunu düşündüler ve dibe inip onu bulmaya karar verdiler. Fakat bu sanıldığı kadar kolay değildi. Çukurun dibindeki basınç miktarı, yüzeydeki basıncın tam 1000 katı kadardı. Bu, şartları zorlaştırıyor ve aynı oranda dalışı tehlikeli boyutlara taşıyordu. İsviçreli bilim adamı Auguste Piccard 1953 yılında, dalışın yapılacağı Triest batiskafını tasarladı. Triest, yüksek basınca dayanabilecek şekilde tasarlanmış bir araçtı.


Triest

Test dalışları ve kontrolleri 7 yıl süren Triest, nihayet 1960 yılının Ocak ayında hazırdı. Amerikan donanmasında görevli derin deniz kâşifi, Teğmen Don Walsh ve Triest ’in tasarımcısı Auguste Piccard’ın oğlu Jacques Piccard dalış için seçilen isimlerdi. Triest, 23 Ocak 1960′da Mariana çukuruna daldı. Görüşü sağlayan cam panel çift camla desteklenmiş, dalış esnasında bu camlardan biri kırılmış ve şans eseri diğer cam sağlam kalarak, ekibi dehşet verici bir faciadan korumuştu. 4 saat süren dalışın sonunda, başarıyla dibe ulaştılar. Derinlikölçer 11,033 metreyi göstererek, sonar bulgularını doğrulamış ve görev tamamlanmıştı. Ekip daha detaylı araştırma yapmaya koyuldu. Çukurun tabanında gördükleri bir balık, orada yaşayan canlıların varlığına dair şaşırtıcı bir delildi. Ancak Triest, hareket ederken dipten yoğun bir toz bulutu kaldırmış ve görüşü tamamen imkânsız hale getirmişti. Bu yüzden, araştırmaya son vererek, toplam 9 saat süren tehlikeli dalışın ardından yüzeye çıktılar. Bu dalış aynı zamanda yeni bir dünya rekoruydu. Ekiptekiler, en derin dalış rekorunu kırdılar, ta ki geçtiğimiz yıllarda beyaz perdenin dev yapımlarından olan, Titanik, Terminatör ve Avatar filmlerinin yönetmeni James Cameron, kendi tasarladığı batiskafıyla Mariana Çukuru’ na dalış yaparak, ekibin rekorunu kırana dek…

1960 yılındaki başarılı dalışa rağmen, Mariana Çukuru gizemini korumaya devam etmişti. Çünkü bilim insanları hala ‘nasıl oluştu?’ sorusuna cevap veremiyorlardı. Böylece, bu sorunun cevabını çukurun dibinde aramaktan vazgeçtiler ve okyanusun tabanını inceleyerek, böyle büyük bir çukuru neyin ve nasıl oluşturduğu sorularına cevap aramaya devam ettiler. Bir grup yer bilimci, 50 ve 60’lar boyunca bütün dünyadan sonar verileri topladı. Sonar teknolojisi sayesinde okyanusları, suyu çekilmiş büyük kara parçaları gibi haritalandırdılar. Toplanan veriler oldukça şaşırtıcıydı. Mariana Çukuru, dev çukurlardan oluşan devasa bir kanyondu ve bu şekilde dünyayı çevreleyen bir ağın yalnızca küçücük bir parçasıydı. Bilim insanlarını asıl şaşırtansa, pasifiğin diğer tarafında Mariana hendeğine paralel biçimde ilerleyen dev bir su altı dağ sırasının varlığıydı.


Doğu Pasifik Sırası

Doğu Pasifik Sırası… Bu dev dağ sırası da, aynı ağın sadece bir parçasıydı. Adeta dünyanın üzerine atılmış bir dikiş gibi, 65 km boyunca dünyayı çevreliyordu. Bilim insanları daha sonra, hendek ve dağ sırası arasındaki bağlantıyı çözmeye çalıştılar. Soğuk savaş döneminde Amerika, dünyada yapılan atom bombası denemelerini takip etmek için, büyük bir yer altı depremölçer ağı kurdu. Depremölçerler, ister istemez doğal kaynaklı depremleri de ölçüyordu. Yer bilimciler bu verileri haritaya dökerek incelediler. Bütün depremler okyanusun altındaki hendek ve dağların etrafında toplanıyordu. Bu buluş dünyayı algılayışımızda, bir devrim niteliğindeydi. Yer bilimciler depremlere neden olan sürtünmenin, hendek ve tepelerin derinliklerindeki hareketlerden meydana geldiğini anladılar. Buna göre yer kabuğu, birbiriyle kesişen sınırlardan oluşan tektonik tabakalara bölünmüştü. Hareket eden tabakalar, birbirlerine sürtünerek depremleri tetikliyorlardı. Su altındaki hendek ve tepeler bu tabakaların sınırlarında bulunuyorlardı. Böylece Mariana Çukuru’nun sırrı, yeni sırlarla birleşerek büyüyordu.

Bilim insanları Doğu Pasifik Sırasını inceleyerek sırrı çözmeyi denediler, ancak ipucuna Atlas Okyanusu’nda ulaştılar. Amerikalılar Soğuk Savaş döneminde, Sovyet denizaltılarını tespit etmek için geliştirdikleri başka bir sistemle; denizleri, MED adı verilen manyetik anomali detektörüyle tarıyorlardı. Aramalar sırasında tesadüfen bir ipucuna ulaştılar. Doğu Pasifik Sırası’nın Atlas Okyanus’unun ortasından geçen kısmında, sıranın her iki yanında paralel olarak uzanan manyetik kayalardan oluşan tuhaf şeritler vardı. Pozitif ve negatif olarak tepenin doruğundan aşağı doğru sıralanıyordu. Jeologlar, Dünya’yı kuzey ve güney kutupları olan dev bir mıknatısa benzetir. Fakat manyetik kutuplar sabit değildir, yaklaşık her 300 yılda bir manyetik alan birden bire 180 derece kayar. Alan kaydığında kuzeyi gösteren bir pusula güneye döner. Bilim insanları bu dönüşümün, okyanus tepesinin yanlarında bulunan manyetik şeritleri açıkladığını düşünüyor.


Tepelerin Oluşumu ve Manyetik Alanlar

Jeologlar 1960’larda magmayı keşfettiklerinde, okyanusun dibindeki dağ sıralarını magmanın oluşturduğunu düşünüyorlardı. Ancak, bu 17 yıl boyunca sadece bir düşünce olarak kaldı. 1977 yılında, okyanus altındaki dağ sıralarını ve etraflarındaki manyetik çizgileri magmanın oluşturduğunu ortaya çıkaran bir araştırma yaptılar. Buna göre: Magma tektonik tabakalar arasından fışkırarak okyanus tabanını yukarı kaldırıyor ve bu şekilde okyanusun altında yükseklikleri binlerce metreyi bulan devasa tepeleri oluşturuyordu. Erimiş ve sıcak haldeki kayaların mineralleri, dünyanın manyetik alanının kuzey ve güney yönlerine göre diziliyor ve magma soğudukça oldukları yerde kalıyorlardı. Daha fazla magma yukarı doğru itildikçe, eski kabuk tepeden aşağı itiliyor ve dünyanın manyetik kutup dönüşümünü belgeliyordu.

Bu son araştırma aynı zamanda, Mariana Çukuru kilidinin anahtarıydı. Araştırma sonuçlarına göre, magma Pasifik Okyanusu’nun sırtında yeni kabuk oluşturuyordu, manyetik şeritler ise eski kabuğun sırttan, pasifik tabakasının diğer tarafına doğru itildiğini kanıtlıyordu, yani Mariana Çukuru’na… Bu yeni bir soruyu da akıllara getirdi. Eğer yeni kabuk okyanus sırtında oluşuyor ve dünya genişlemiyorsa, eski kabuğun başka bir yerde yok olması gerekiyordu. Pasifik Okyanusu’ndaki bir şey, deniz tabanını yutuyordu ve tüm kanıtlar Mariana Çukuru’nu gösteriyordu. Ancak bu sorunun cevabı da bir önceki soruda olduğu gibi, beklenmedik bir yerden geldi, Mariana Adaları’ndan… Bu adalar, çukurun 320 km batısında, okyanus yüzeyinde meydana çıkan bir yanardağ zincirini oluşturuyor. Ada zincirinin kavisli şekliyle, çukurun kavisli şekli arasındaki benzerlik, bilim adamlarını adaların oluşumunda, çukurun etkisi olduğu düşüncesine itti. Jeologlar, Subliksiyon adı verilen bir süreçte yanardağların oluştuğuna inanıyor. Subliksiyon iki tektonik tabaka çarpıştığında meydana geliyor.


Subliksiyon

Birbirini ezip geçen iki tabakadan ağır olan tabaka, hafif olanın altına giriyor. Aşağı inen tabaka, beraberinde su ve milyonlarca yılda oluşan tortuyla birlikte manto adı verilen, dünyanın son derece sıcak iç kısımlarına itiliyor. Tortudaki su magmayı dönmeye zorluyor ve üstteki tabakaya doğru itiyor, yüzeyi parçaladığında tıpkı Mariana adalarını şekillendiren yanardağlar gibi, yanardağları oluşturuyor. Çukurun batısında yer alan adaları oluşturan şey subliksiyondu ve araştırmacılara on yıllardır açılamayan kilidin anahtarını sundu. Çünkü burada Mariana Çkuru’nu yaratmaya yetecek kadar güçlü bir süreç yaşanmıştı. Aşağı batan tabaka dibe çöktükçe mantoya giriyor ve burada çarpışan tabakalar bir hendek oluşturuyordu, okyanus tabanında oluşan devasa bir kıvrım… Bilim insanları sonunda aradıkları cevabı bulmuştu.

Rastlantı eseri 1872 yılında bulunan bir çukur, 1977 yılına kadar, tam 105 yıl süren bir araştırma dizisinin sonunda; Yer Küre’nin birçok sırrının çözülmesine ışık tuttu. İnsanlığın, savaşın yıkım ve ölüm getiren gölgesinde zarar vermek ya da korunmak için geliştirdiği teknolojiler; doğru kullanıldıklarında dünyanın karanlıklarını aydınlattı. Mariana Çukuru, insanlığın dünya yapbozundaki parçaları görmesinde şüphesiz büyük bir rol oynamıştı. Bugün hala dünyanın karanlıkta kalan, çözülemeyen bilmeceleri, kayıp yapboz parçaları var. Ve doğa bir şekilde, insanlığa kapalı kapıların anahtarlarını sunuyor. Buna karşılık insan nesli, hem birbirine, hem de sonuçlarını düşünmeden, gezegene zarar vermeye devam ediyor…

Derleme Kaynakları
kaynak:indigo dergisi
yazar:bahattin yavuz
History Channel, Dünya Nasıl Oluştu
Wikipedia Türkiye, Mariana Çukuru