HÜRRİYET

23 Mart 2015 Pazartesi

Dünyanın İçindeki Kent

Amiral Byrd'ın dünyanın içinde yer alan kenti buluşunun akıl almaz hikayesi



Kutbun ötesindeki ülke

Bu anılar 1947 yılının Şubat ve Mart aylarında yazıldı.

Kutup Kaşifi Amiral Byrd´ün içinde bulunduğu koşullar dayanılabilir ve güvenilirdi. Başka kişiler tarafından da bir hayal olayının yaşanmadığı yönünde güvence verildi. Yazılanlar, Amiral´in birebir sözcükleridir. Kuzey Kutbu´nun uzun bir gecesinde yazılmış ve ciddi bir kaşifin ve bilim adamının parlak gün ışığı altında yaşadığı gerçeği anlatmaktadır.

Yayınlayan: Dr. William Bernard Ph.d., D.D.

Admiral Richard B. Byrd´ün Günlüğü Şubat-Mart 1947

"Kuzey Kutbu´nda bir keşif uçuşu

İç Dünya; Benim Gizli Günlüğüm"

Bu günlüğü gizlilik içinde yazmalıyım. Yazdıklarım Arktik´de 1947 yılı Şubat´ının 19. gününde yaptığım uçuşla ilgili. Zamanı geldiğinde, muhakkak insanlar daha akıllı olacaklar ve kaçınılmaz gerçeği kabul edecekler. Yazdıklarımı açıklamak özgürlüğüne sahip değilim, belki de bunlar asla toplumsal bir incelemenin ışığını asla göremeyecektir ama birgün herkesin okuyabilmesi için bunları kaydetmek benim görevim. Bu açgözlü ve sömürücü dünyada kesin eminim ki, insanoğlu gerçekleri daha fazla bastıramayacaktır.



"Uçuş Seyir Defteri" 19 Şubat 1947-Artrik Üssü Kampı

Saat 06:00: Tüm hazırlıklar tamamlandı. Kuzeye doğru uçacağım, tüm yakıt depoları dolduruldu.

Saat 06:20: Sancak motoru daha güçlü gibi. Ayarlama yaptık, şimdi daha iyi.

Saat 07:30: Üsle radyo ilişkisi kontrolu yaptık. Herşey yolunda. Telsizcim memnun.

Saat 07:40: Sancak motorunda zayıf bir akıntı var gibi. Yağ basıncı normal.

Saat 08:00: Uçuyorum. Uçuş normal görünüyor. 7.000 metrede uçuyorum. Türbulans normal. Herşey yolunda.

Saat 08:15: Üsle telsiz kontrolu normal.

Saat 08:30: Türbulans oluştu. Bin metreye kadar inmeye karar verdim, uçuş koşulları yumuşak görünüyor.

Saat 09:10: Çok büyük bir buz alanı, altta kar yağıyor. Görüntü muhteşem. Kırmızıdan mora kadar tüm renkleri görüyorum. Pusula olduğu yerde dönüp duruyor, üsle tekrar ilişki kurduk ve gördüklerimi anlatım.

Saat 09:10: Her iki pusulam da yani manyetik ve gyro pusulalar dengelerini iyice yitirdiler, titreşip duruyorlar. Güneş pusulasını kullanıyorum. Kontrollar yavaş tepki veriyorlar ama bir buzlanma belirtisi yok.

Saat 09:15: Uzakta dağlar görüyorum.

Saat 09:49: Dağları gördüğümden bu yana 29 dakika geçti. Görsel bir yanılgı yok. Bunlar birer dağ ve daha hiç görmediğim bir sıradağ halindeler.

Saat 09:55: Altimetre 8.900 metreyi gösteriyor; güçlü bir türbulans var.

Saat 10:00: Hala kuzeye doğru uçuyorum ve altımda küçük bir dağ sırası var, bunu tanımlıyorum ve soruşturmam gerek çünkü böyle bir dağ oluşumu haritalarda yok. O da ne? Dağların arasında ve tam ortada küçük bir nehir akıyor, aşağıda yeşil bir vadi olamaz. Burada garip ve normal olmayan birşeyler var. Buz ve kar olmalıydı ama ben dağların yamaçlarında yeşil ormanlar görüyorum. Yön bulma araçlarım hala çılgınca dönüyorlar. Jiroskop hala öne ve arkaya doğru titreşip duruyor.

Saat 10:05: Dörtbin metreye indim ve alttaki vadinin üzerinde sola doğru sert bir dönüş yaptım. Aşağıda yeşille örülmüş bir alan var. Burada ışık farklı, güneşi göremiyorum. Sola biraz daha döndüm ve aşağıda çok büyük garip hayvanlar gördüm. File benziyorlar ama hayır bunlar birer mamut. İnanılmaz ama oradalar. 3.000 metredeyim, dürbünle bakıyorum ve hayvanlar görüyorum; oradalar. Mamutlara çok benziyorlar. Bunu üsse bildirmemiz gerek.

Saat 10:30: Yeşil renkli tepelere yaklaşıyorum. Dış ısı, termometrenin gösterdiğine göre 23 derece. Düz olarak uçmaya devam ediyorum. Göstergeler normal ama ben bir bulmacanın içindeyim. Yine üssü arıyoruz ama telsiz çalışmıyor.

Saat 11:30: Eğer normal kelimesini bu ortamda kullanırsam herşey yolunda. İlerde bir yer var, sanki bir kente benziyor. Uçak çok hafifledi, bir tüy gibi dalgalanarak uçuyor, kontrollar emirlerimi dinlemiyorlar. Tanrım!, Normal tepkiler vermeyen bir araç içinde uçuyorum ve yeterince hızlı değilim ama ilerde uçan garip bir araç var. Disk şeklinde ve parlak. Bana doğru yaklaşıyor,üzerindeki işareti görüyorum; bu bir gamalı haç. Fantastik! Neredeyiz? Ne oluyor? Kontrolları geri almaya çalışıyorum. Ama olmuyor, kontroller isyan ediyorlar.

Saat 11:35: Telsizden çatırdılar geliyor, İngilizce bir ses ama derinlerden geliyor. Aksan İsveç ya da Alman. Şöyle diyor; "Bölgemize hoşgeldiniz Amiral. Sizi yedi dakika içinde indireceğiz. Güvenli ellerdesiniz. Rahat olun." Uçağımın motorları durdu, garip bir gücün kontrolu altında uçmaya devam ediyorum. Şimdi uçağım kendi çevresinde dönmeye başladı.

Saat 11:40: Bir diğer telsiz mesajı. İniş olayı başladı. Uçak şiddetle titriyor, aşağıya doğru iniyor, sanki görünmeyen dev bir asansörün içinde gibiyim. Artık çok rahatım, birşey umurumda değil. Hafif bir sarsıntıyla uçağım yere temas ediyor.

Saat 11:45: Günceme aceleyle son cümleleri yazıyorum. Uçağıma doğru gelenler var; hepsi uzun boylu ve sarı saçlılar. Uzakta büyük ve parlak binaların bulunduğu bir kent var, gökkuşaklarına benzer renk dalgaları nabız gibi atarcasına kentin üzerinde yükseliyor. Ne olduğunu anlamış değilim ama ortada tehlikeli birşey yok, hiçbir silah görmüyorum. Kargo kapısını açarken bir sesin ismimi söylediğini duyuyorum. Herşeye razıyım.(Kaydın sonu)



Kristal kente giriyorum...Bundan sonra olanları hafızama güvenerek yazdım. Hayal gücümü zorlamam gerekiyor, bütün bunlar çılgınca ve olmaması gereken şeyler. Telsizcimle beraber uçaktan çıktık, içten ve samimi bir karşılama bu. Tekerlekleri olmayan küçük bir platformun üstüne bindik. Şimdi hızla parlayan kente doğru gidiyoruz, kent sanki kristalden yapılmış gibi, içeri girerken daha önce hiç görmediğim büyüklükte binalar görüyorum. Bu yapılar Frank Lloyd Wright´ın (Dönemin ünlü sürrealist mimarı) çizimlerinin ötesinde. Ya da bir Buck Rogers filminin setindeyim (Yine dönemin sinemasında canlandırılan bir bilim kurgu kahramanı). Daha önce hiç tatmadığım sıcak içecekler ikram ediliyor, çok lezzetliler. On dakika kadar sonra iki hostes geliyor, çok güzeller ve kendileriyle beraber gelmemi söylüyorlar. Yapacak birşey yok, gidiyorum ama telsizcim kalıyor. Kısa bir yürüyüşten sonra asansöre benzer bir yere giriyor, aşağıya doğru inmeye başlıyoruz, araç duruyor ve kapı yukarıya doğru sessizce açılıyor. Uzun bir koridorda ilerliyoruz, gülkurusu renkte bir ışık heryerden yayılıyor, sanki duvarların içinden geliyor. Büyük bir kapının önünde duruyoruz. Kapının üzerinde okuyamadığım bir yazı var, kapı ses çıkarmadan açılıyor, girmem için işaret ediliyor. Hosteslerden bir tanesi; "Korkacak birşey yok Amiral, Üstad´ın huzuruna kabul edileceksiniz." diyor.

Üstad´ın mesajı

İçeri giriyorum, çarpıcı renkler görüyorum, oda büyüleyici ve çok etkileyici. Karşımda çok güzel bir insan var, gördüklerimi anlatamıyorum, bildiğim sözcükler buna yeterli değil. İnsan gibi ama çok daha ötesinde, huzur ve mutluluk yayıyor. Düşüncelerim kesiliyor, melodik ve sıcak bir sesle konuşuyor; "Yerimize hoş geldiniz Amiral" O, bir erkek, yüzünde çok uzun yılların izleri var, uzun bir masada oturuyor sonra kalkıp, bana oturmam için gösteriyor. Oturuyoruz, bana bakıp gülümsüyor ve yine o yumuşak ve melodik sesle konuşuyor; "Sizin buraya girmenize izin verdik çünkü siz dünyanın yüzeyinde tanınan asil birisiniz." Dünyanın yüzeyi mi? diyor ve soluğumu tutuyorum. Gülümsüyor ve; "Evet, şu anda İç Dünya´nın Arianni bölgesindesiniz. Sizi görevinizden fazla alıkoymayacağım, güvenle yüzeye geri döneceksiniz. Ama şimdi Amiral sizi neden buraya çağırdığımızı söyleyeceğim. Irkınızın Japonya´da Hiroshima ve Nagasaki´de patlattığı ilk atom bombalarıyla çok ilgiliyiz. Bu nedenle alarma geçtik ve uçan araçlarımızı yolladık, biz bunlara ´Flugelrad´ diyoruz. Sizi gözlüyorlar ve ırkınızın yüzeyde ne yaptığını araştırıyorlar. Bütün bunlar geçmişte kaldı Amiral ama biz devam etmek zorundayız. Irkınızın savaşlarına ve barbarlığına daha önce hiç karışmadık ama şimdi durum farklı. İnsanlık için uygun olmayan doğal bir gücü yani atomik enerjiyi öğrendiniz. Özel görevlilerimiz dünyanızdaki güçlere mesajlar veriyorlar ama henüz bir tepki vermediler. Şimdi sizi dünyamızın varlığını gören bir tanık olarak seçtik. Irkınızdan binlerce yıl daha eski olan kültürümüzü, bilimimizi göreceksiniz Amiral." Sözünü kesiyor ve benimle ne yapacaklarını soruyorum.

Zamanı geldiğinde...

Üstad delici bakışlarıyla sanki düşüncelerimi okuyor ve bir zaman sonra cevap veriyor; "Irkınız şu anda dönüşü olmayan noktaya ulaştı. Aranızda ellerindeki gücü bırakmaktansa, dünyayı yok etmeyi göze alacak olanlar var." Başımı sallıyorum ve devam ediyor; "1945´de ve sonrasında ırkınızla ilişki kurmaya çalıştık ama düşmanca davranıldı, Flugelrad´larımıza ateş açılıp, düşürüldüler. Savaş uçaklarınız, kötü amaçlarla düşmanca davranarak bizimkileri kovaladılar. Şimdi sana şunu söylüyorum oğlum; dünyanızda çok büyük bir kötülük fırtınası oluşmakta, kara bir öfke ve şiddet yıllardır hiç eksilmeden, artarak birikiyor. Silahlanmanızın bir anlamı yok, biliminizde güvenli bir yer yok. Kültürünüzde açan her çiçek, öfke ve hiddetle ezilip, yok ediliyor, tüm insan canlılar derin bir kaosun içine düştüler. Yaşadığınız son savaş daha sonra ırkınızın başına geleceklerin sadece bir başlangıcı. Biz burada her geçen saat durumu daha açık görüyoruz. Söylediklerimde bir yanlış var mı?" Hayır, bu eskiden de oldu, karanlık çağlar geldi ama beşyüz yıl önce sona erdi, diyorum. Üstad devam ediyor; "Evet, oğlum. Karanlık çağlar asıl şimdi ırkınızın üzerine geliyor, karanlık dünyayı bir örtü gibi örtecek ama inanıyorum ki ırkınızdan bazıları yaşamayı başaracaklar ama buna daha zaman var, fazlası söylenmemeli. Çok uzaklarda ırkınızın yıkıntıları arasından yeni bir dünya doğacak, kayıp efsanevi hazineleri arayacaklar ve oğlum bizim korumamızda güvenlikte olacaklar. Zamanı geldiğinde biz ırkınıza ve kültürünüze yardım edeceğiz, belki savaşın ve çekişmelerin boşyere olduğunu birgün öğreneceksiniz, ancak bundan sonra ırkınız tekrar kültürü ve bilimi elde edebilecek. Şimdi oğlum, bu mesajla beraber yüzeye dönebilirsin."



Ve dönüş

Bu sözlerle beraberliğimiz sona ermiş gözüküyor. Bir an için duruyorum, bu bir rüya olmalı ama ben bu gerçeği biliyordum. İki güzel hostesimin gelip "Bu yoldan Amiral" demeleriyle kendime geldim. Çıkmadan evvel bir kez daha dönüp Üstad´a bakıyorum. O mitolojik yüzde yumuşacık gülümseme var; "Elveda oğlum" diyor ve ince uzun elini kaldırarak bir barış hareketi yapıyor. Hızla geri dönüyor ve yukarı çıkıyoruz. Hosteslerimin birisi bana dönüyor ve; "Acele etmeliyiz Amiral. Üstad, sizi geciktirmememizi istedi, mutlaka geri dönmeli ve mesajı vermelisiniz." Birşey demiyorum. Olan herşey inancın ötesinde. İlk geldiğimiz yere dönüyoruz, telsizcim orada, çok gergin ve yüzünde endişeli bir ifade var. Ona herşey yolunda Howie, diyerek sakinleştiriyorum. Yine uçan platformla uçağımızın yanına götürülüyoruz. Motorlar çalışmıyor, hemen biniyoruz. Kapı kapandıktan sonra görünmeyen güç, uçağı kaldırıp bir anda 8.000 metreye çıkarıyor. Onların araçlarından iki tanesi belli bir uzaklıktan bizi izliyor. Çok hızlı gidiyoruz ama hız göstergesini okuyamıyorum, ileriye doğru gidiyoruz. Telsiz çalışıyor ve bir ses; "Şimdi sizi terk ediyoruz Amiral, kontrollar serbest. Auf Wiedersehen!!!!" diyor. Almanca bir veda. Howie ve ben flugelrad´ların soluk mavi gökte kaybolmalarını izliyoruz. Uçağım birden sarsılıyor ve aşağıya doğru dalışa geçiyor. Toparlanıyor ve kontrolu alıyoruz. Şimdi uçuş normal, kimse konuşmuyor, ikimiz de kendi düşüncelerimizle başbaşayız.

Güncenin devamı

Saat 22:00: Yine sonsuz buz ve kar çölündeyiz. Üsse uzaklığımız yaklaşık 27 dakika. Haberleşiyoruz, cevap geliyor. Bütün koşullar normal. Üstekiler bizden haber aldıkları için çok mutlular.

Saat 22:00: Üsse yumuşak iniş yapıyoruz. Bir görevi bitirdim ama çok daha büyük bir görev şimdi beni bekliyor...

Kaydın sonu

11 Mart 1947´de Pentagon´da bir toplantıda hazır bulundum. Olanları anlattım, keşfimi açıkladım ve Üstad´ın mesajını aktardım. Herşey gereğince kaydedildi. Başkan´a bilgi aktarıldı Ama geciktirildiğimi veya alıkonduğumu hissediyorum. Yüksek Güvenlik Örgütü ve bir tıb ekibi ile uzun görüşmeler yaptırdılar, bir kasıt algılıyorum. Büyük bir sıkıntı içindeyim, ABD Ulusal Güvenlik koşulları gereğince, sıkı kontrol altındayım. Ve sonunda emri aldım; bildiğim her konuda kesin olarak sessiz kalmam isteniyor, bunu insanlık adına yapacakmışım. İnanılmaz ama ben bir askerim ve emirlere uymaktan başka yapacak birşeyim yok.



30/12/56: Son sözler

1947´den bu yana yıllar geçti. Günlüğümü tamamlamam gerekiyor. Kapatırken, kendimden eminim. Bu sırrı yıllar boyunca inançla sakladım. Bu benim tüm moral değerlerime ve haklarıma karşıydı. Şimdi sonsuz gecenin geldiğini hissediyorum ve bu sır benimle beraber ölmemeli. Ama gerçek eninde sonunda galip gelecek. İnsanlığın tek umudu bu. Gerçeği görüyorum ve ruhum bir an önce serbest kalmak için çırpınıyor. Askeri canavarlığın kalbi olan endüstri için görevimi yaptım. Şimdi uzun gece başlıyor ama bu bir son olmayacak. Uzun Artrik gecesinde olduğu gibi, gerçeğin parlak güneş ışığı yine gelecek ve karanlıklardan ışık doğacak. Çünkü ben Kutbun ötesinde varolan ülkede en büyük bilinmeyeni gördüm.

Amiral Richard E. Byrd

ABD Deniz Kuvvetleri 24 Aralık 1956
KAYNAK:http://www.bilinmeyen.com/amiral-byrdin-dunyanin-icinde-yer-alan-kenti-bulusunun-akil-almaz-hikayesi

14 Mart 2015 Cumartesi

Batı'nın Kızılderili Katliamları

Batı'nın Kızılderili Katliamları

Batı'nın Kızılderili Katliamları
Bozacının şâhidi olan şıracı "Dâhî-i Müfterî / İftiracılığın Dehâsı" ülkelere ve Ermeni lobilerinin parmağında oynattıkları Arnold Schwarzenegger'e ithaf...
ABD, Tam 70 Milyon Kızılderili'yi Katletti!


Dünyada en büyük soykırımı suçlusu onlardır... ABD... Kızılderililerin ve kovboyların ülkesi. Amerikan filmlerinde hep “kötü” Kızılderililer'e karşı savaşan “kahraman” kovboyların ülkesi. Avrupa'dan gelen “beyaz adam”,Amerika'da boy gösterdiğinde; bugünkü ABD'nin bulunduğu topraklar üzerinde Kızılderililer, kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyordu. Bu sömürgeciler, onların vatanlarını işgâl etti, topraklarından sürdü. Beyaz adam, Amerika'yı binlerce yıldır üzerinde yaşayan yerli halkın elinden zorla almıştı. Kızılderili soykırımıyla bugünkü Amerika'nın da temelleri atıldı. Kıtanın asıl sahibi olan yerliler, kıtayı atalarından devralmış, fakat bu toprakları çocuklarına miras bırakamamıştı. Kıtanın asıl sahibi yerli halk, korkunç vahşete maruz kalmıştı. Resmi makamlar, her Kızılderili kellesi için 5 dolar ödemişti

Tarih boyunca kendisine ait olmayan coğrafyalar üzerinde sayısız savaş ve çatışmanın mimarı olan ABD, kendi kanlı tarihini ve soykırımlarını unutmuş gibi görünüyor. Ama tarih unutmuyor. Bu kanlı tarihin sayfalarını açtığımızda, karşımıza ilk olarak Kızılderili katliamı çıkıyor. Kristof Kolomb'un 1492 tarihindeki keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderili katliamı, yerli halkın tabi tutulduğu soykırımın adıdır. O tarihten 1886 yılına kadar süren katliamda, 70.000.000 Kızılderili ortadan kaldırıldı.[1]


Kızılderililer, Amerika'nın yerlileridirler. Koloniciler kıtaya varmadan çok önce o topraklarda yaşamaktaydılar. Onlar Amerika'nın gerçek sahipleriydi. Doğayı ve insanları seven, art niyet ve kalleşlik kavramlarına yabancı olan bu insanlar, mücâdelelerini insanlara değil, doğaya karşı vermekteydiler.


Onlar, bu kavramları 1492'de San Salvador'a ayak basan denizcilerden gördüler. İnsanların insanlarla savaşabileceğini, bir insanin diğer bir insani öldürebileceğini ve onun malına, canına kast edebileceğini beyaz adamlardan yasayarak öğrendiler.[2]


Avrupa'nın ünlü seyyahlarından ve Amerika kıtasının kaşifi olarak bilinen Kristof Kolomb'un bu kıtaya girmesiyle birlikte Kızılderili katliamı başladı. Kristof Kolomb'un askerleri, 12 Ekim 1492 tarihinde Guanahani sahillerine çıktıktan kısa bir süre sonra vahşi canavarlar gibi Kızılderililer'e saldırmaya başladılar. O zamanlar yakalanan bir Kızılderili, ya öldürülüyor, ya köle olarak satılması üzere Avrupa'ya gönderiliyor veya prangaya vurularak oldukça ağır işlerde çalıştırılıyordu. Kristof Kolomb, İspanya kralına Eylül 1498'de gönderdiği bir mektubunda aynen şöyle diyordu: "Buradan satılabildiği kadar çok köle gönderebiliriz."


Almanya'da yayınlanan PM dergisinin Kızılderililerle ilgili bir araştırmasında, bugünkü metotlarla nüfus sayısını hesap eden tarihçilerin tüm dünyada 1500 yılında 400.000.000 insanın yaşadığını ve bunun beşte birinin Amerika'da hayat sürdüklerini tespit ettiklerine dikkat çekilerek, 1550 yılında Amerika kıtasında sadece on milyon insanın geriye kaldığı belirtiliyor. Yani 80.000.000 Kızılderili'den 70.000.000'u, ya öldürülmek veya köle olarak satılmak suretiyle Amerika'dan silinmişti. Avrupalılar, bir yandan Amerikalı Kızılderilileri köle olarak satmak üzere gemilerle Avrupa'ya taşırlarken bir yandan da Afrikalıları aynı amaçla Amerika'ya taşıyorlardı.[3]

Oysa Kızılderililer, beyaz adamları sevgi içinde karşılamışlardı. Başka dünyalardan gelen bu insanlara ev sahipliğinde kusur yapmamak için güler yüzle bakmışlar, kendi yediklerinden fazlasını onlara sunmuşlardı. Beyaz adamlar Amerikan askerlerinin Irak'ta Felluce'ye girdikleri gibi girdiler Kızılderililerin topraklarına. Sahilde bıraktıkları gemilerinden çıkarak ellerinde ateşli silahlarla Kızılderili kamplarına yöneldiler. Nefes alan, hareket eden her şeyi öldürdüler. Kadınlara tecavüz ettiler, Çocukların kafataslarını keserek gemilerini bıraktıkları sahil bölgelerine kadar işaret direklerine çocukların kafatasını yerleştirdiler. Bir vahşet, bir soykırım uyguladılar. Bu soykırımında milyonlarca Kızılderili yok edildi. Konu ile ilgili bazı örnekler vermekte yarar görüyorum. Katliama katılmış bir görgü tanığı anlatıyor:

"Askerlerimiz zorlu bir yürüyüşten sonra tam şafak vaktinde oraya vardılar. Kızılderililerin çoğu derin uykudaydı. Silahlarını çadırlara sokup onları kursun yağmuruna tuttular, bundan sonra cesaret edip çadırlarından çıkabilenler pek savaşamadılar, savaşta sadece bir İngiliz öldü. diğer Kızılderililer İngilizlerden yüzerek kaçmak için nehre daldılar ancak çoğu suda vurularak öldürüldü. Yaralananlar oracıkta boğuldu, birçoğu da kanolara binerek küreklere asildi. Fakat kürekçiler vuruldu, kanoların tümü devrildi. Büyük çağlayanların yanında nehrin akıntısı çok güçlü ve hızlı olduğundan kanolardan düşenlerin çoğu nehrin güçlü akıntısı ile sürüklenip çağlayanlara taşınarak yüksek kayaları astılar. Buradan aşağı yuvarlanarak parçalandılar. İngilizler daha sonra bazıları nehirde bazılar karaya vurmuş olan iki yüzden fazla ceset buldular."

Bir başka örnek:

"Ateş açılmasından sonra kadınları ve çocukları korumak gayesiyle bir araya toplayan savaşçılar, onları bir daire içine aldı. Aralarında kadın bulunduğunu görünce bunu dışarı haber vermek için koştu. Ama askerler, onu vurdu. Kadınlar, ellerinde vurulmamak için bayrakla dışarıya gönderildiler; ancak askerler, kadınları ve çocukların hepsini vurdu. İçeriye girdiğimde karnı yarılarak çıkarılmış bir çocuk gördüm; ancak ben, onu yanında yatıyor sandım. Ama Yüzbaşı Soule, bunun gerçeğini bana anlattı. Çok sayıda ölü ve çocuk gördüm.

Muharebeden kısa bir süre sonra, 400 - 500 Kızılderili'yi kafa derileri yüzülmüş bir şekilde gördüm. Kadınlar, edep yerleri kesilerek çıkartılmıştı. Cesetler, korkunç bir şekilde dağıtılmıştı, çok sayıda kafatası parçalanmıştı. Kafa derisi yüzülmemiş ceset gördüğümü sanmıyorum. Bazılarının da yüzüklerin alabilmek için parmakları kesilmişti ve kadınlar kadar erkeklerinde edep yerleri kesilmişti. Çatışmadan sonraki gün bir hendek içine saklanmış Kızılderililerin arasında küçük bir çocuk gördüm. Çocuk, hâlâ sağdı 3. Alay'dan bir binbaşı, bir darbede çocuğun kafasını patlattı. Yüzükleri almak için parmakları koparan, gümüş küpeleri almak için kulak kesenleri gördüm. Aynı binbaşıyı, yüzükleri ve gümüş küpeleri almak için gömülen cesetleri çıkartarak bir grup hâlinde bunları almaya çalışırken gördüm. Öldürülmeden önce kafası parçalanmış bir kadın gördüm. Cesetlerin çıkartılarak, edep yerlerinin kesilerek alındığını duydum; ama bizzat kendim görmedim."

Beyaz adamlar, bu vahşetini karaya ayak bastıktan sonra hemen hemen her gün yapmayı sürdürdüler. Kristof Kolomb'un askerleri kıtaya çıktıktan kısa bir süre sonra vahşi canavarlar gibi Kızılderililer'e saldırmaya başladılar. O zamanlar yakalanan bir Kızılderili, ya öldürülüyor ya köle olarak satılması için Avrupa'ya gönderiliyor veya prangaya vurularak oldukça ağır islerde çalıştırılıyordu.
Kristof Kolomb, İspanya kralına Eylül 1498'de gönderdiği bir mektubunda aynen söyle diyordu:
"Buradan satılabildiği kadar çok köle gönderebiliriz."
Nasıl ki Afrika'dan siyah derili insanlar şekerpancarı tarlalarında çalıştırılmak üzere topraklarından kopartılıp köle olarak Amerika'ya getiriliyorsa Kızılderililer de ayni şekilde kendi topraklarında bir esir bir köle olarak çalıştırılmak isteniyordu.[2]


Dee Brown, 1970 yılında yazdığı "Bury My Heart at Wounded Knee" (Kalbimi Vatanıma Gömün) adlı incelemesinde, Kristof Kolomb 'un İspanya Kraliçesine Kızılderililerle ilgili şunları yazdığını aktarır:

«Yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar. Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.» [4]

Kolomb'un yine o meşhur seyir günlüğünde şunları yazar:
«...Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok... Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.» [2]


Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb'un seyir günlüğüne göre Kızılderililer, ”Keskin silahları ilk kez gören, kötülüğü tanımayan ve hiç silahı olmayan“ bir ulustu. O tarihlerde dünya nüfusunun 5'te biri Kızılderili'ydi. Ancak bugün, soykırımlarla yok denecek seviyeye geldi.[1]

Yani 80 milyon Kızılderili'den 70 milyonu ya öldürülmek veya köle olarak satılmak suretiyle Amerika'dan silindi. Avrupalılar bir yandan Amerikalı Kızılderilileri köle olarak satmak üzere gemilerle Avrupa'ya taşırlarken bir yandan da Afrikalıları ayni amaçla Amerika'ya taşıyorlardı.

Avrupalıların Amerika Kıtası'nı keşfetmelerinden sonra milyonlarca yerli Meksikalı kasıtlı olarak açlık ve salgın hastalıklar yoluyla ölüme terk edildi. Bu durum karşısında İspanyollar:

"İnançsızları cezalandırmak için Tanrı'nın gönderdiği hastalıkla mücadele edilmez." demişlerdi. "Amerika'nın soykırım Tarihi" isimli kitabında David E. Snannard, söyle diyor:

"Kızılderililerin hamal olarak kullanılmasını kınamıyorum. Ancak bir adamın bir domuza ihtiyacı varken 20 tane öldürüyordu. 4 Kızılderili'ye ihtiyaç duyduğunda bir düzine alıyordu. Metreslerini omuzlarda taşınan hamklar içinde fakir Kızılderililer'e taşıtan birçok İspanyol vardı. Bu uygulamalar esnasında yerlilerin maruz kaldığı kötü muameleler, zararlar, soygunlar, haksızlıklar ve büyük kötülüklerin sayılması istense bunun sonu gelmez. Çünkü onlar için Kızılderilileri öldürmek, yararsız hayvanları öldürmekte birdi. Ancak başka birçokları gibi Cieaze de Leo'nun anlatmaya çalıştığı husus, büyük laflar yerine tek tek olaylara dayanan ayrıntılarla daha da anlaşılabilir."

İspanyol fatihler, bu bölgeye girer girmez hiç vakit kaybetmeden İnkalar'ın yol ve köprülerini, zirai setlerini ve kanallarını yakıp yıktılar. Ağzına kadar dolu zahire ambarlarını ve ardiyeleri yağmaladılar. Hiç gerekmediği hâlde binlerce lamayı öldürdüler. Sonraki tarihlerde bir İspanyol memur; "Askerlerin sadece iliğini yemek için binlerce lamayı öldürüp etin kalan kısmını israf ettiğini" yazıyordu. Başkaları da İspanyollar'ın zirai ve hayvansal hayati inanılmaz bir şekilde yok ettiklerini anlattı. Böylece o vadideki ve bölgedeki bütün yiyecekler bitkiler lamalar ve alpakalar tamamen tükendi.

Henüz 1539'da Pascual de Andagoya bu sözlere şunları ilave ediyordu:"Kızılderililer tamamen yok olmak üzereler. Bir haç ile tanrı aşkına verilecek yemek dileniyorlar. Askerler sadece don yağından mum yapmak için bütün lamaları öldürüyorlar. Kızılderililere ekim yapacak hiçbir şey bırakmadılar. Büyükbaş hayvanları olmadığından ve alamadıklarından dolayı açlıktan ölmeye mahkûmlar."
"Amerika neden bu kadar silaha yatırım yapıyor?" sorusunun cevabini simdi çok daha iyi anlıyoruz. Dünya'da silaha yapılan yatırımın çok az bir miktarı Afrika'da aç olarak yasayan ve ölüme mahkûm edilen Somalililer'e ayrılsa, insanlığın ayıbı hâline gelen açlıktan ölme tarih olacaktır.

"Onlara neden yardim edilmiyor? Neden Somali'deki çocuklar açlıktan ölüyor?" diye kendimize soru yöneltirken, Afrikalıları aç bırakan, ölüme terk eden düşüncenin, 70 milyon Kızılderili katlettiğini unutuyoruz.

Batı, o çağdaki anlayış ve politikasını bugün de aynen devam ettiriyor.
1523'de Meksika'ya ayak basan Papaz Motolinia, beyaz adamın yaptığı vahşet için söyle diyordu:

"Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı."

Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu.

Amerika Birleşik Devletleri denildiği zaman aklımıza ilk gelen şeyler işgal, katliam, zulüm, kan ve gözyaşı oluyor. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri tarihinde yönetiminde bulunanlar istisnâsız olarak zulümleri, vahşetleri ve katliamları ile anılmaktadırlar.

Amerika Birleşik Devletleri tarihi demek; bugün için tam anlamıyla soykırımın, sömürgeciliğin, zulmün, işgâlin, soysuzluğun, işkencenin, katliamın tarihi demektir.

Bugün sahip oldukları güç, teknoloji ve medya sayesinde gözümüzü, aklimizi ve dilimizi bağlamaya çalışıyorlar. Yine de dünyanın birçok yerinde muhalif bilim adamları, düşünen insanlar tepkilerini ve direnişlerini cılız da olsa sürdürüyorlar.

Zira bu tarih, eninde sonunda onlar için hezimetle sonuçlanacaktır. Çünkü zulüm üzerine kurulan hiçbir iktidar ilelebet ayakta duramaz. Amerika bir gün yıkılacaktır, yıkılırken yani sıra ülkelerdeki kendi is birlikçilerini de götürecektir. Bizler uzun bir süredir oradan burnumuza kadar gelen çürüme kokularını alıyoruz. ABD'nin içten içe çöktüğünü biliyoruz.

Uyuşturucu maddelerin, kadın ticaretinin, her türlü ahlaksal çöküntünün, buhranların, metrolarda ölümlerin, yozlaşmanın ve dejenere olmanın, korkuların, belirsizliklerin, suçların, cinayetlerin, yalnızlıkların, tedirginliklerin topraklarıdır oralar artık.

Amerika Kıtası'nda yasayan 80 milyon yerlinin 70 milyonunu katledip onların toprakları üzerine yerleşen Amerikalılar, dünya kamuoyuna işgal ettiği toprakların kendi malları olduğunu utanmadan deklare etmektedir.

Amerika'nın eski başkanlarından James Monroe, 1823 yılında, "Amerika Amerikalılarındır" görüşünü ortaya atmış ve bu görüş Amerikalıların dış politikası için bir doktrin olarak kabul edilmişti. Bu doktrin, Amerikalıların bir mesajıydı bir bakıma.

Doktrinle beraber Amerika, devrimler ve savaşlarla çalkalanan Avrupa'ya sırtını döndüğünü, gözünün Amerika Kıtası'nda olduğunu ve Avrupalıların bu kıtaya müdahalesini kabul edilmez olarak ilan ediyordu.

Amerikalılar, "Amerika Amerikalılarındır." demekle dünyayı paylaştıklarını deklare ediyorlardı. Avrupa'yı kendi başına bırakmışlardı her bakımdan:

"Biz sizin kıtanıza karışmayacağız, siz de bizim kıtamıza karışmayacaksınız." mesajını veriyorlardı.

Bu mesaj sadece Avrupa'ya değildi tabi. Filistin topraklarını işgal eden İsrail'in bu gücü nereden aldığını da görebilmekteyiz. İsrail, tıpkı ABD'nin yerli halkın topraklarını işgal edip yerleşmeleri gibi ayni uygulamayı Filistin'e taşıyor ve suç ortağı ABD'de buna göz yumabiliyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yalnızca Amerika Kıtası ile değil, dünyanın tümü ile ilgilendiğini hepimiz biliyoruz. Vietnam, Kamboçya, Kore, Dominik, Domuzlar Körfezi, birinci ve ikinci Irak ve Afganistan vs. savaşlar bunun göstergesidir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin çöküşü, Avrupa'daki komünist bloğun ortadan kaldırılması, Berlin Duvarı'nın yıkılması. Yugoslavya'nın parçalanması da bunun göstergelerinden biri.

Kolomb'un ve adamlarının San Salvador kumsalına adim attığı tarih, yalnızca beyaz adamın bir kıtayı keşfinin değil, Amerika'nın ve onun gerçek sahibi Kızılderililerin soykırımının başladığı tarihtir. Ve bu soykırım dünya tarihinde emperyalist işgâlin (klasik sömürgecilik anlayışının) da ilk vahşi örneğidir.

Kristof Kolomb'un 1492 tarihinde keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderilileri imha etme, arazilerini ve doğal varlıklarını talan etme süreci, 1886 yılında son Kızılderili savaşçısı Apaçi Şefi Geronimo'nun teslim olmasıyla son buldu.

Amerika'daki yerlilerin yüzde 93'ü soykırımcı Avrupalılar tarafından imha edildi; ulusları, dilleri, kültürleri yok edildi. [2]

1523'de Meksika'ya inen papaz Motolinia şöyle diyor: "Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. Eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı."

Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra halinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu. Bir hakim de, İspanyol sömürgecilerin su kıtlığında bahçe ve tarlalarını Kızılderililerin kanları ile sulamaları talebinde bulunmuştu. Bütün bu gerçekler pek çok tarihçi tarafından dile getirilmiş gerçeklerdir.[3]

"Year 501: The Conquest Continues" (Yıl 501: İşgal Hala Sürüyor) adlı kitabında, Noam Chomsky, Püritenlerin M. Tevrat ayetlerine dayanarak,"Kenan diyarının halkı" olarak gördükleri Kızılderililer'e karşı gerçekleştirdikleri katliamları anlatıyor:


New England'daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri, 1637'de Pequot Kızılderililerinin yok edilmesiydi. Sömürgeci Püritenlerin, uyguladıkları bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları ise şöyleydi:'Yeryüzü cennetinde Tanrı'nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı.' Bugün,'Tanrı'nın izni altında' yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Eski Ahit'ten (M. Tevrat) kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Eski Ahit'ten aldıkları düşünce ise şudur: 'Bilinçli bir biçimde, Tanrı'nın seçilmiş halkına ait olan Vaadedilmiş Topraklar'daki Kenan halkını yok etmek'.


Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları işi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyorlar, 'kutsal misyon'larını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, Kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardı. Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, Kızılderili çadırlarını 'kızgın ateşli fırınlara' döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle 'olabilecek en kötü ölümle' öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler 'ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyor'du. Katliamı uygulayanlar ise 'Yehova'nın övgüsüne layık' oluyorlardı.


Bundan bir kaç yıl sonra ise New York bölgesindeki yerlilerin 'temizlenmesi' operasyonu düzenlendi. Örneğin, Şubat 1643'de Güney Manhattan'da Hollandalı askerler tarafından Algonquin Kızılderilileri'ne karşı gerçekleştirilen ve David de Vries tarafından aktarılan katliam şöyleydi: 'Askerler pek çok Kızılderili'yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı.


Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.” [5]


ABD'nin resmi devlet politikası olan Kızılderili soykırımı, Nazi Almanyası'nda Yahudilere karşı uygulanan soykırımdan çok daha büyük bir soykırımdı. ABD'nin resmi makamları, Kızılderili kellesi başına 5 dolar ödemişti. Devlete ait binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolmuş taşmıştı. İlk biyolojik silah, Kızılderililer üzerinde uygulanmıştı. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. Kızılderililerin açlıktan ölmesi için başlıca yiyecekleri olan bizonların toptan ölmesi de, soykırım yöntemlerinden biri olmuştu. Ancak ABD'liler, soykırım için son derece ilginç bir savunma yapıyor:“Sonuna kadar öldürmedikçe soykırım sayılmaz!” [1]


1890'da ABD hükümeti Amerikan yerlileri (Kızılderili) arasındaki "Hayalet Dansı"nın bir savaş dansı olduğundan şüpheleniyordu. Ancak bu dans, Kızılderililer için kutsal bir seremoni idi ve bazı yerliler, ellerinden alınan haklara bu kutsal dansı icrâ ederek kavuşacaklarına inanmışlardı. Savaş Bakanlığı, yerlilerin bir isyan hareketine kalkışacakları düşüncesiyle 7. Süvari alayını Pine Ridge ve Rosebud bölgelerindeki Lakota yerlilerinin kamp yerine göndermiş, bu kutsal dansı icrâ edenleri tutuklamak istemişti.

'Yaralı Diz Katliamı', Lakota Siuları ile Amerikan askerleri arasındaki son büyük çatışma olarak tarihe geçmişti.[1] 29 Aralık 1890'da Birleşik Devletler'in 500 kişilik 7. Süvari alayı, Minneconjou Lakota yerlilerinin kamp yerlerini çevirmiş ve çıkan çatışmada 25 süvariye karşılık,aralarında 62 kadın ve çocuğun yer aldığı 153 Siu öldürülmüştür. Ancak çatışma sırasındaki kargaşada, tam olarak kaç kişinin öldüğü bilinmemektedir.[4] General Nelson A. Miles tarafından Yerli İşleri Komisyonu'na yazılan bir mektupta çatışma sonrasındaki olaylar katliam olarak nitelendirilmiştir.[6]

1890'da Wounded Knee'deki Siu katliamı, Kızılderili özgürlüğünün sembolik olarak sonu oldu. Katliamı yaşayan Kara Geyik, o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler: "O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada..."




Bu katliamı yaşayanlardan biri, Gelincik Louise yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:
"Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları da vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderili askerler beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı." [4]


Amerikan Ordusu katliam sonrasında ölüleri gömmek için sivil vatandaşlar kiraladı. Savaş meydanına gelenler soğuk havada 84'ü erkek, 44'ü kadın, 18'i çocuk Lakota cesedi ile karşı karşıya kaldı. Katliamdan yaralı kurtulan 7 Lakotalı Wounded Knee Creek bölgesindeki Pine Ridge hastanesinde öldü.

General Nelson Miles, katliamın sorumlusu Albay Forsyth'ı görevden almış, Askerî Araştırma Mahkemesi taktik hatasından dolayı kendisini eleştirmiş ancak yine de mahkemede hakkında beraat kararı çıkmıştır. Daha sonra The Wonderful Wizard of Oz'un yazarı olarak ünlenecek olan genç editör L.Frank Baum 3 Ocak 1891 yılında Aberdeen Saturday Pioneer'da şunları yazmıştı:

"Öncüler daha önce güvenliğimizin tek yolunun Yerlilerin tamamen yok edilmesine bağlı olduğunu ilan etmişlerdi. Asırlardır onlara karşı hata edip durmaktansa medeniyetimizi korumak adına daha büyük bir hata yapıp bu evcilleşmeyen ve evcilleştirilemeyen yaratıkları dünya üzerinden tek bir iz kalmamacasına yok etseydik daha iyi yapardık. Biz sıradan insanlar ve beceriksiz komutanların emri altındaki askerler için gelecek güvenliğimiz bunda yatmaktadır. Aksi takdirde gelecekte de geçmişte olduğu gibi Kızılderililerle tümüyle sıkıntı yaşayacağımızı bekleyebiliriz."

Yirminci yüzyılın sonlarında Wounded Knee Katliamına karşı protesto sesleri daha da yükselmiş, tarihçi Dee Brown aynı adla bir kitap yazmış, Buffy Sainte-Marie ise protest bir müzik bestelemişti. Ünlü oyuncu Marlon Brando 1973'de Baba (The Godfather) filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında verilen Oskar ödülünü Yaralı Diz Katliamı sebebiyle reddetmişti. 27 Mart 1973'teki ödül törenine kendi adına konuşma yapması için Sacheen Littlefeather adlı Kızılderili genç bir kadını gönderdi. Brando'nun kaleme aldığı, genç Kızılderili'nin zaman darlığı nedeniyle tümünü okuyamadığı yazının bir bölümü şu şekildeydi:


« Marlon Brando... benden zaman darlığı ile şu anda sizinle paylaşamayacağım uzun bir konuşma yapmamı istedi ancak basınla paylaşmaktan memnuniyet duyacağım şey şu ki o... çok üzülerek bu cömert ödülü kabul edemiyor. Ve bunun sebebi de... günümüz film endüstrisinin ...beni affedin.. ve televizyonlardaki filmlerdeki yeniden çevrimlerde Amerikan Yerlilerine yaptıkları ve Wounded Knee'deki son olaylardır. Bu akşam aranızda bulunamadığım için beni affedin gelecekte kalplerimiz ve anlayışlarımızda sevgi ve çömerlikte biraraya geleceğiz. Marlon Brando adına sizlere teşekkür ederim. »

Littlefeather, zaman darlığı sebebiyle tamamını okuyamadığı konuşmanın tam metnini basına dağıtmıştır. Marlon Brando'nun basına dağıtılan metininden bir bölümün çevirisi:


« 200 yıl boyunca toprağı, ailesi, ve özgür olma hakkı için savaşan Yerli halka şöyle dedik: "İndir silahını arkadaş gel birlikte oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş senle barıştan söz ederiz, senin hayrına anlaşırız birlikte." Silahlarını indirdiklerinde onları katlettik biz. Onlara yalan söyledik. Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Onları açlığa mahkum ettik ki antlaşma dediğimiz ama hiçbir zamanda andımıza sadık kalmadığımız o hileli anlaşmaları zorla imzalasınlar. Onları, yalnızca yaşamın anımsayacağı kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. Ve tarihi istediği kadar çarpıtılmış dahi olsa nasıl yorumlarsanız yorumlayın: Biz doğru yapmadık. Ne adil davrandık ne de dürüst. Onlara karşı ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de anlaşmalarımıza sadık kalmak, çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gasp etme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken onların yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu ki onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlâksızlıklarımız erdem oluyordu.


Fakat öyle bir şey var ki bu sapkınlığın ulaşamayacağı, o da tarihin büyük hükmü. Emin olun ki tarih bizi yargılayacaktır. Ama umurumuzda mı? O nasıl bir ahlâki şizofrenidir ki tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar bizim taahhütlerimizi tuttuğumuzu haykırırız da tarihin tüm sayfaları, Amerikan Yerlilerinin yaşamındaki son 100 yıl boyunca geçirdikleri tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam zıddını söyler... » [6]

ABD askerleri katlettikleri Kızılderilileri açtıkları bir çukura topluca gömdü. Organlarını kopardılar. Bartolome de Las Casas'ın yazdığı‘Kızılderili Katliamı' adlı eser, zulmü şöyle anlatıyor: “Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar...”


Kızılderililere tahammül edemeyen bu zorbalar; onları “halk” olarak bile görmüyordu. ABD'nin kurucusu ve ilk Başkanı George Washington'un sözleri de tezi doğruluyordu. Washington, yerlileri vahşi kurtlara benzeterek, “Bu vahşi hayvanların (Kızılderilileri kastediyor) tamamen imha edilmesi gerekiyor” diyordu. Sonuçta da öyle oluyordu. ABD'nin bir başka Başkanı Theodore Roosevelt de Washington'dan geri kalmıyordu: “Ben en iyi yerli (Kızılderili) ölü yerlidir demek istemiyorum ama 10'da 9'u öyledir”diye konuşuyordu.[1]
Son Savaşçı Geronimo, İşkence ile Öldürüldü


En ünlü Kızılderili şefi Geronimo, halkının daha fazla zarar görmemesi için kendini feda etti. Kendi öz dilinde 'Gokhlayeh' olarak bilinen ünlü Kızılderili lideri Geronimo, günümüzde Yeni Meksika olarak adlandırılan bölgede 1829 yılında doğmuştu. Şef Mahko'nun torunu olan Geronimo, Apaçiler arasında en çok saygı duyulan kesim olan Chiricahua ve aynı zamanda şefi olan Juh isimli kayınbiraderiyle de bağlantılıydı. Geronomi, bu şefin sözcüsü sıfatıyla ABD yönetimiyle ilişki kurmuştu. Apaçiler arasında ise son savaşçıydı. Beyazlara karşı mücadele veren bir kahraman olarak tanınmıştı. O sıralar Amerikalı yerleşimcilerin yanı sıra İspanyollar da bölgeye akın etmeye başlamıştı. Geronimo'nun hayatındaki en kötü anı da bu dönemde gerçekleşti.




1858 yılında birgün eve döndüğünde, eşi, annesi ve 3 çocuğunu İspanyollar tarafından öldürülmüş olarak buldu. Bu olaydan sonra Geronimo, beyaz olan herkese karşı nefret duymuş ve elinden geldiği kadar beyaz öldürmeye çalışmıştı. Onun bu intikam ateşi Apaçiler arasında bir üne sahip olmasını sağlamıştı. Arizona ve New Mexico'da yaşayan beyaz yerleşimcilere suratındaki agresif ifadesi ve vücudundaki Apaçi kanından dolayı hep korku saçacaktı. Geronimo, aslında bir şef değildi; bir şamandı. Apaçi şeflerinin hepsi, onun görüşlerine saygı duyuyordu. 1870'de yakalanıp San Carlos'a götürüldü. Defalarca kaçmasına rağmen yakalandı. Ancak özgür ruhlu Geronimo, tutsak yaşayamazdı. Yine kaçmayı başardı. 1885'teki bu kaçışından 1894'yılına kadar Geronimo bulunamadı. Bir keresinde 24 adamı ile 5 bin Amerikan süvarisinden kaçan Geronimo Dumanlı Dağlar'a sığınmıştı. Dağları didik didik arayan süvariler ilginçtir ki Geronimo'nun izine bile rastlayamamıştı. Hırsını alamayan askerler, köylere saldırıp kadın ve çocukları öldürmeye başlamışlardı. Bunu duyan Geronimo sonunda dayanamadı ve halkına zarar gelmemesi için teslim oldu. 1909 yılında bir savaş mahkumu olarak Oklahoma'da işkence edilerek öldürüldü. Geronimo'nun sembolik mezarı Fort Sill-Oklahoma bölgesindedir. Apaçilere göre Geronimo kutsal topraklar olan Dumanlı Dağlar'dadır.[1]
Kaynaklar


[1] www.webhatti.com/garip-olaylar/79714-abd-nin-katlettigi-kizilderili-sayisi-70-milyondur.html

[2] www.yucelkaya.com/06.htm

[3] www.mollacami.net/forum/index.php?topic=13005.0

[4] cirkincafe.blogcu.com/kizildereli-katliamları-vikipedi_35783711.html

[5] Harun Yahya, "Yeni Masonik Düzen".

[6] tr.wikipedia.org/wiki/Yaralı_Diz_Katliamı

DYATLOV GEÇİDİ


DYATLOV GEÇİDİ


Korku filmlerinde işlenen “vahşi doğanın kucağında bilinmeyen varlıklarla mücadele eden gençler” temasının gerçek yaşamdaki bir örneğini anlatıyor bu yazı. Bir grup dağcı, Ural Dağları’nda geziye çıkarlar ancak esrarengiz bir dizi olay onları ölüme sürükler. Gerilim filmi konusu gibi duruyor değil mi? Ama bir zamanlar Rusya’yı çalkalayan ve sonradan unutulan bu olay gerçek…

25 Ocak 1959 günü Sovyet Rusya’da, Igor Dyatlov liderliğinde, sekiz erkek ve iki kızdan oluşan çoğu üniversiteden arkadaş on genç kayakçı Ural Dağları’nın uçsuz bucaksız eteklerinde 2 haftalık bir tırmanış ve kayak gezisi yola çıktılar. Ancak grubun onuncu üyesi Yuri Yudin, ayağını burktuğu ve hastalandığı için Vizhai’de yolculuğuna son verdi ve geri gönderildi.

Yolculukları Kuzey’deki en son yerleşim birimi olan Vizhai’den Otorten Dağı’na kadardı. Rotaları dağcılıkta en zor kategori olarak bilinen “Kategori 3″ sınıfındaydı ancak başta liderleri Igor Dyatlov olmak üzere takım kendilerinden çok emindi. Her biri tırmanış ve uzun kayak gezisi tecrübeleri olan yetenekli sporculardı. 2 haftadan fazla bir süre dondurucu soğukla mücadele edecek olmaları ve tehlikeli rotaları gözlerini korkutmuyordu. Takımın deneyimden kaynaklanan bir cesareti vardı ve hiç birisi kolay kolay korkuya kapılacak insanlar değillerdi.

Gezi planına göre grup Vizhai kasabasına geri döndükten sonra Dyatlov hemen bağlı oldukları spor klubüne telgraf çekecekti. 12 Şubat günü kararlaştırıldığı gibi telgraf gelmediğinde kimse bir tepki vermedi. Bu tür zorlu gezilerde gecikmeler neredeyse her zaman olurdu. Birkaç gün sonra birşeylerin ters gitmiş olabileceği ihtimali düşünülmeye başlandı.

Sporcuların ailelerinin ısrarı üzerine enstitü bir kurtarma ekibi oluşturarak 20 Şubat 1959’da arama çalışmalarına başladı. Polisin ve ordunun da helikopterler ve uçaklarla katıldığı arama 6 gün sonra, grubun varış noktasından 10 km uzaklıktaki Kholat-Syakhl dağında ilk sonucunu verdi; bu aynı zamanda kurtarma ekibinin yaşadığı ilk şoktu.

Ekip kamp çadırını oldukça tahrip olmuş halde buldu. Çadırı bulan Mikhail Sharavin, çadırın içten parçalandığını ve karla kaplı olduğunu, fakat grubun eşyalarını ve ayakkabılarını burada bıraktığını belirtti. Sekiz kişiye ait olduğu belirtilen ve sadece çorap (ve tek bir ayakkabı) izleri ormanlık alana yöneliyordu. 500 metre sonra ise izler karla örtülüyordu. Ormanın girişindeki sedir ağacının altında yanarak kül olmuş odunlar ve Yuri Krivonişenko ve Yuri Doroşenko’nun cesetleri bulundu. İkisi de yalnızca iç çamaşırı ve çorap giyiyorlardı. Yanlarında yakılarak kömürleşmiş ağaç parçaları vardı. Çamın dalları ağacın 5 metre kadar üst kısımdan koparılmıştı. Demek ki, adamlar olaydan sonra ağacı tepesine çıkarak etrafa veya bir şeylere bakmışlardı. Bir kısım dal kırıkları kar üzerinde dağınık olarak bulundu.

Dyatlov, 22 yaşındaki Zina Kolmogorova ve 23 yaşındaki Rüstem Slobodin’e ait sonraki üç ceset, ağaç ile kamp arasındaki sahada 150 metre ara ile bulundu. Cesetler arasındaki mesafeden onları kampa dönmeye çalışırlarken öldükleri sonucuna varıldı. Uzmanlar hemen adlî tahkikata giriştiler. Cesetler üzerinde yapılan otopsi işlemlerinde net bir sonuca ulaşılamadı. Adlî tıp uzmanları, beş cesedin hipothermi (yani soğuk etkisi ile donarak) neticesi öldüğünü açıkladılar. Slobodin’i kafasında fraktür tespit edildi ancak bu kırığın ölümcül olmadığı anlaşıldı.

Diğer 4 cesedin bulunması biraz uzun sürdü. Araştırma ekibi 4 Mayıs’ta ikinci şokunu yaşadı. Bir nehir yatağında, 4 metre karın altında kalan cesetleri buldular. Cesetleri diğerlerinden daha iyi giyimliydi. Zolotaryov, Dubinina’nın kürklü montunu ve şapkasını, Dubinina ise ayağına Krivonişenko’nun yün pantolonunu giymişti. İlk iki cesede göre daha uzaktaydılar ve diğerlerinden bir farkları vardı. 3 tanesi şiddetli darbe sonucu ölmüşlerdi. Bir tanesinde ölümcül derecede kafatası zedelenmesi vardı, ikisinin ise göğüs kafesleri parçalanmıştı.

Otopside kadınlardan birinin dilinin ve gözlerinin kayıp olduğu görüldü. Bütün bunlara rağmen cesetlerin travmaya uğrayan kısımlarının dış yüzeylerinde yani cesetlerin üzerlerinde yaralanma belirtileri yoktu. Yani kırık kemikleri etrafını saran adale-et ve deri üzerinde yaralara rastlanılmadı. Cesetlerdeki tahribat, araba çarpmasına benzetilmesine rağmen, yara izleri oluşmaması, hadisenin esrarengizliğini iyice arttırdı.

Peki bu talihsiz sporcuların ölümlerine yol açan esrarengiz şey neydi? O karanlık Şubat gecesinde neler yaşanmıştı?

Araştırma kapsamında ilk keşifte bulunan günlükler ve amatör video kayıtları incelendiğinde grubun 31 Ocak günü dağlık araziye varmış ve tırmanışa hazırlanmış olduğu anlaşılıyordu. Kayakçılar 2 Şubat günü Otorten’i geçerek Holat Syahl tepesine ulaşmayı başarmışlar, saat 5’de çadırlarını kurarak kamp yeri oluşturmuşlardı. Kayakçıların bu bölgeyi neden tercih ettikleri belli değil… Çünkü grup 1,5 km. ileride dağ eteğindeki ormanlık bölgeye kamp kurmuş olsaydı, böylece iklimin sert etkilerinden de kendini koruyabilecektiler. Böylesi bir noktayı seçmiş olmaları bir şeylerden endişe ettiklerini düşündürmektedir.

Yudin’e göre bunun sebebi, Dyatlov’un orman içindeyken etraflarındaki orman örtüsü nedeniyle tepeyi gözden kaybetme korkusu olmalıydı.

Her ne kadar cesetlerdeki hasarın insan gücüyle yapılmış olamayacağı söylense de Rus polisi bir cinayet olasılığını düşünerek adli araştırmalara başlar. Ural bölgesinde yaşayan Mansi yerlilerinden şüphelenen polis geniş çaplı bir arazi taraması yaptığında çevrede hiç insan izine rastlayamaz. Zaten kamp alanı etrafında sporculardan başkasına ait ayak izi yoktur. Otorten Dağı, Mansi dilinde “Ölüm Dağı” anlamına geliyordu. Hepsi o…

Bu arada zaten soru işaretleriyle dolu olan olaya bir yenisi eklenir: Cesetlerin üzerlerindeki giysilerde radyoaktif kirlenme vardır.

Deliller detaylı incelenince birkaç ilginç nokta daha göze çarpar. Kamp çadırı dışarıdan değil de içeriden yırtılmış gibidir. Ormanlık alanda ateş yakan grup üyeleri çok yakında duran kuru dalları değil de nedense ıslak dalları kullanmışlardır.

Eldeki verileri gözden geçirince, yapılabilecek en kesin varsayım birşeyin grubun ödünü kopardığı. Üzerlerine giysi giymeden çadırı yırtıp çıkarak ormanın içine koşmuş, sonra ormanın girişinde durup ateş yakmışlar. Aralarından ikisi (ölü ya da canlı) ateşin yanında kalırken üçü kampa geri dönmeye karar vermiş ancak yolda birer birer ölmüşler. Dördü ise ya önceden ya sonradan ormanın içlerine ilerlemiş.

Peki bu sporcuları korkutan şey neydi? Ayı veya başka bir yabani hayvan olsaydı eğer yaralanmaları gerekirdi. Etrafta da ayak izleri, mücadeleye dair izler olurdu. Rus polisi ve KGB bu bilmeceyi çözemiyor (ya da halka öyle söyleniyor). Mayıs 1959’da dosya kapanıyor. Sporcuların hepsinin “bilinmeyen zorlayıcı bir güç” yüzünden öldükleri söyleniyor. Olay dosyası resimleriyle birlikte gizli bir arşive yollanıyor. Resimler ancak 1990’da ortaya çıkıyor – eksik olarak.

1967’de, araştırmalar sırasında görev almış ve fotoğrafçılık yapmış olan gazeteci yazar Yuri Yarovoi olaydan esinlenerek “En yüksek derecede karmaşa” isimli bir roman yazıyor. Ancak Sovyet yönetiminin olayla ilgili bilgileri sır olarak sakladığı bir dönemde yazıldığı için pek çok detayı es geçtiği biliniyor. Tanıdıkları ise yazarın romanın yayınlanmamış detaylı bir kopyası olduğunu söylüyorlar. Yazar 1980’de hayatını kaybettikten sonra yazarın fotoğraflar, günlükler ve el yazılarından oluşan arşivi bulunamıyor.

1990’da yazar Anatoly Guschin olayla ilgili bir araştırma yapıyor. Rus yetkililerin ona tanıdığı ayrıcalıklar sayesinde bazı fotoğrafları ve önceden bilinmeyen detayları gün ışığına çıkarıyor. Pek çok belgenin ortadan kaybolduğunu farkediyor. Araştırmasıyla ilgili “Sırların bedeli dokuz yaşam” isimli bir kitap yazıyor. Yazara göre, Sovyetler’de askerî bir silah denemesi sırasında dokuz kişi ölüyor. Tabii bu bir teori… Hakikat çok daha farklı olabilir.

Kitabın verdiği cesaretle 1959’da araştırmayı yürütmüş olan emekli polis subayı Lev Ivanov bir makale yazıyor. Makalede araştırma timinin olaya hiçbir açıklama getiremediğini söylüyor. En önemli nokta ise, Ivanov’un iddiasına göre gökyüzünde bazı “uçan küreler” görmüş oldukları. Üstlerine bunu rapor ettikten sonra timin araştırmayı bırakması ve bulguları gizli tutması emri geliyor. Ayrıca olayın olduğu tarihte grubun rotasından 50km güneyde olan bir yürüyüş grubu kuzeyde garip turuncu küreler gördükleri ve o çevrede Şubat ve Mart aylarında meteoroloji yetkilileri ve askerler dahil değişik kişilerden benzer raporlar geldiği biliniyor. Araştırmalarda bu tanıklar gözardı edilmiş.

Bir de şu yandaki fotoğraf var. Olayla ilgili polis dosyasında yer aldığı söyleniyor.

Olay yerinde bulunduğu iddia edilen metal parçası

Grup lideri Igor Dyatlov’un adı geçide veriliyor. Sovyet yönetimi olayla ilgili detayları tüm gücüyle gizliyor. UFOlar mı, paranormal varlıklar mı, gizli ordu araştırmaları mı bilinmez ama ortada alışık olmadığımız bir şeyler olduğu kesin.

Konu ile ilgili 2013 yılında hikayeyi günümüze uyarlayan bir film çekildi. Renny Harlin’in yönetmenliğini yaptığı Şeytan Geçidi (Devil’s Pass) adlı filmde bir grup Amerikalı öğrenci, Rus dağcıların öldüğü bu bölgeye giderek olayı araştırmaya karar verirler. Yolunda başlayan yolculuk zamanla içinden çıkılmaz bir hal alır ve hava şartlarının yanısıra tuhaf olaylar yaşanmaya başlamıştır…

1959’da Kholat Syakhl’da o zavallı dokuz gence ne oldu sorusu hala yanıtsız. Hastalığından dolayı geride kalan grubun 10. üyesi Yury Yudin şöyle diyordu; “Eğer Tanrı’ya tek bir soru sorma şansım olsaydı bu ‘O gece arkadaşlarıma ne oldu?’ olurdu.”




Kaynaklar ve ileri okumalar:

Sibel Çağlar

http://dunyalilar.org/kategori/tarih

tr.wikipedia.org

http://hafif.org/yazi/dyatlov-gecidi-nin-esrari-2/

www.wunderkabinett.co.uk/damndata/index.php?/archives/1307-What-happened-at-the-Dyatlov-Pass.html

neatorama.com/2008/03/03/the-dyatlov-pass-accident/http://skeptoid.com/episodes/4108http://www.sptimes.ru/story/25093

www.unexplained-mysteries.com/forum/index.php?showtopic=120153

unitedcats.wordpress.com/2008/02/28/the-dyatlov-pass-accident/