HÜRRİYET

10 Eylül 2014 Çarşamba

William Tweed


En büyük belediye yolsuzluğu




Bu Robin Hood(!) çaldığının üçte birini kendisine alıyor, üçte birini çetenin liderleri ve üyeleri arasında pay ediyor, yüzde 5’ini Sherwood Ormanı’ndaki gazetelere veriyordu. Artanı da fakirlere harcıyordu. İşte Tweed, namı diğer “Boss Tweed” 1860’larda New York’u yönetirken kamudan toplam 8 milyar dolar çalan bu tarz bir Robin Hood’du.


Bir zamanlar New York’un en kudretli adamı olan William Tweed, 1823 yılında bir sandalye imalatçısının oğlu olarak doğdu. Çocukluğunda eyerci çırağı olarak çalıştı. Muhasebe eğitimi gördü. 20’li yaşlarının ortasında itfaiyeci oldu. Her biri farklı bir grup veya çeteyle irtibatlı itfaiye şirketlerinin müthiş bir rekabet içinde oldukları günlerdi. Öyle ki bazen yangın yerine gelen iki itfaiye şirketi kavgaya tutuşur, bu sırada yanmaya devam eden bina küle dönerdi. Her politik grubun kendi itfaiye şirketi vardı. Tweed’in hırs ve yeteneklerinin politikacıların dikkatini çekmesi uzun sürmedi. 1851 yılında daha 27 yaşındayken şehrin belediye meclis üyeliğine seçilmeyi başardı. Politika ve medya tarihinin en efsane yolsuzluk öykülerinden biri böyle başladı.

Tweed, New York’un göç dalgaları ve yeni endüstrilerle ne kadar hızlı değişmeye başladığını çok iyi gördü ve yükselen dalgaya bıraktı sörf tahtasını. 1850’lerin başında, şehir politikasına hükmeden Tammany Hall adlı politik dar daireye üye olmayı başardı. Tammany topluluğu adını efsane Kızılderili reisi ‘Tamanend’den alıyordu. William Tweed, 1860 yılında New York bölgesi Demokrat Parti başkanı, 1863 yılında da Tammany topluluğunun ‘büyük reisi (Grand Sachem)’ seçildi. Artık şehirdeki en kudretli isimdi.

Altın kaplama sefalet

Kuzey-Güney iç savaşı, Amerikan halkını büyük bir fakirliğe mahkûm ederken, savaş sonrası oluşan yeni endüstriler ABD’de yeni bir zengin sınıfı ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Politika ve gazeteleri kullanarak zenginleşen bu dönemin güçlü isimlerine ABD politik literatüründe ‘Robber Barons (Hırsız Baronlar)’ deniyor. Tabir ilk kez Atlantic dergisinin Ağustos 1870 tarihli sayısında kullanıldı. 1890’lara kadar süren dönemde hızla zenginleşen demiryolu patronu C. Vanderbilt’ten petrol devi J. D. Rockefeller’a, finansın babası J.P Morgan’dan tütün ağası JB Duke’e, çelik kralı A. Carnegie’den emlak devi Jacob Astor’a 20 kadar işadamı ‘Hırsız Baronlar’ın önde gelen isimleri arasında yer alıyor. Politikacıların aynı zamanda şirket sahibi olabildikleri, arazi spekülasyonu, finans manipülasyonları ile bu servet yarışına katıldıkları, gazetelerin ise onlara tetikçilik yaptığı bu yolsuzluk çağına, Mark Twain’in 1873 yılında yayımlanan aynı adlı romanından dolayı bugün ‘Gilded Age (Altın Yaldızlı Çağ)’ deniyor. Twain, altın kaplamalı görüntünün altındaki büyük sosyal ve ekonomik sefaleti satirik bir dille anlatıyor romanında.

Tweed işte bu sosyal yapının en altından en üstüne yükseldiği için iktidarı nasıl avucuna toplayacağını çok iyi biliyordu. Kazandığından destekçilerine de pay vermeyi asla ihmal etmedi. Artık adı ‘Boss Tweed (Patron Tweed)’ olmuştu. Şehirde ‘Boss’ denildiğinde herkes kimin kastedildiğini biliyordu. 1870’lere girilirken Tweed, ünlü ‘5. Cadde’deki görkemli bir konakta yaşıyordu artık. Politik organizasyonun perde arkasından, bugün ‘Tweed Ring (Tweed Çetesi)’ diye anılan organize suç örgütünü yönetiyordu. Eyalet politikasından şehrin belediye politikasına ve medyasına kadar her şeyi avucunda tutuyordu. Belediye başkanı da adamıydı, eyaletin valisi de, şehir meclisinin tamamı da… Luc Sante, ‘Low Life’ adlı kitabında, Tweed tarafından o günlerde ünlü dolandırıcıların nasıl şehrin üst makamlarına getirildiklerini, sabıkalı hırsızların mahkemelere görevli olarak atandıklarını, isimleriyle birlikte çarpıcı şekilde anlatıyor.

Aynı zamanda dönemin en büyük yatırımlarını gerçekleştiren Erie Railroad şirketinin, Brooklyn Bridge şirketinin, Third Avenue Trenyolu şirketinin, Harlem Gazyağı şirketinin yöneticisiydi. Guardian Savings Bank’ın başkanı, Tenth National Bank’ın sahibiydi. Rüşvetlerden elde ettiği parayı büyük ölçüde emlaka yatırıyordu. 1870’lerin başında New York’un en büyük arazi sahibiydi. O günkü yerleşim alanlarının dışında kalmış değersiz arazileri satın alıyor, belediye imkânlarıyla bölgeye yollar inşa ederek arazinin değerini artırıp satıyordu. Ünlü Harlem semti de bu dönemin ürünlerinden.

Yeni Dünya’ya Eski Dünya’dan ilk kitlesel göçün başladığı yıllardı. Tweed’in çete düzeninin en önemli insan kaynağı da bu göçmenlerdi. Özellikle de İrlandalı göçmenler. Kendini ‘gerçek Amerikalılar’ olarak gören Protestan yerliler tarafından sürekli horlanıp dışlanmaları, Katoliklerin William Tweed’in peşine takılmasında en önemli etkendi. Onlar sayesinde şehirdeki her seçimi istediği gibi manipüle edebildi. Bugün bile New York polis teşkilatı NYPD ve itfaiye departmanı NYFD’nin çoğunlukla İrlanda kökenlilerin elinde olmasında Tweed’in etkisi büyük. Kenneth Ackerman, “Boss Tweed: Yolsuz Bir Politikacının Yükseliş ve Düşüşü” adlı ünlü biyografisinde şöyle yazıyor:

“Tweed, horlanan göçmenleri, ‘seçmen’ olarak görüp saygı gösterdi. Daha önce görülmemiş belediye ve kamu sosyal yardım programlarıyla bu göçmenlerin saygısını ve sadakatini kazandı. Yardımları farklı şekillerde yapıyordu. Göçmen mahallelerinde okul ve hastane yapılması için eyalet bütçesinden para da sağlıyordu. Noel zamanı, göçmenlerin evlerine kömür de dağıtıyordu. Veya evlerine ekmek götürebilecekleri, taşeron kamu işleri veriyordu. Tweed, yeni bir kıtaya gelmiş, yeni bir hayat kurmaya çalışan ve üstelik de yerli çoğunluğun baskılarına maruz göçmenlere, kendi gücünden hisse ve aidiyet hissi veriyordu.”



Seçim günleri Katolik göçmenler sandıklara akın ediyordu. Bazıları 10 hatta 20 kez oy kullanıyordu. Mükerrer oydan utanmıyor, aksine her yerde anlatıyorlardı. Bu, şehre hükmeden Demokrat Parti’ye üye olmanın, şehir yönetiminde bir iş kapabilmenin veAmerikalı olabilmenin tek yoluydu. Union Square gibi meydanlarda görülmemiş miting kalabalıkları birikiyordu. Çoğu Tweed’i âdeta Robin Hood gibi görüyordu. Kenneth Ackerman ise kitabında, Tweed’i ‘şaşı gözlü Robin Hood’ olarak nitelendiriyor: “Bu Robin Hood, zenginden çaldığının üçte birini kendisine alıyor, üçte birini çetenin liderleri ve üyeleri arasında pay ediyor, yüzde 5’ini Sherwood Ormanı’ndaki gazetelere veriyordu. Bütün bunlardan artanı da fakirlere harcıyordu. İşte Tweed böyle bir Robin Hood.”

Tweed, kamu projelerinden elde ettiği komisyon ve rantın büyüklüğünü gördükçe çok daha büyük kamu projeleri başlattı. Bu yatırımların tamamının kaynağı borçlanmaydı. New York’un borcu sadece 1868–1870 arasında, o günün parasıyla 30 milyon dolardan 100 milyon dolara çıkmıştı. Tweed çetesinin kamudan 2009 değeri ile 8 milyar dolardan fazla çaldığı belirlenecekti. Kenneth Ackerman, ‘tarihin en büyük yerel yönetim yolsuzluğunun kahramanı’ diye nitelendirdiği Tweed’in sisteminin ihalelerde nasıl işlediğini ise şu şekilde anlatıyor:

“Eğer şehir yönetimine herhangi bir mal veya hizmet satmak istiyorsanız, faturanızı Şehir Yönetim Kurulu’na veriyordunuz. Tweed, bu kuruldaki adamları aracılığıyla kârınızın yüzde 15’ini alıyordu. Ancak zamanla bu oran yüzde 25, 35, 45 ve hatta bir ara yüzde 65’e kadar çıktı.”

Tweed’in kamusal yatırım yolsuzluklarının en büyüğü ise ironik olarak bir mahkeme binası oldu. 1858 yılında yapımına başlandığında 250 bin dolar inşaat bütçesi öngörülen bina, bittiğinde, toplamda belediye bütçesinden 13 milyon dolar (bugünün parasıyla 178 milyon dolar) çıkmasına neden olmuştu. Tek bir binanın inşaatına ödenen bu para, ABD’nin 1867 yılında, Türkiye’nin iki buçuk katı büyüklüğündeki Alaska’yı satın almak için Ruslara ödediği paranın iki katından fazlaydı. 19’uncu yüzyılın inşaatı en pahalı binası olarak kayıtlara geçti.

Kendi medyasını kurdu

Tweed, daha şehrin iktidar odağı olmaya başladığı ilk günlerde, gazeteleri, ‘kontrol altında tutulması gereken öncelikli güç’ olarak görüyordu. Satın alamadığı her kalem onun için bir tehditti. Rodger Streitmatter, “Kılıçtan Keskin: Haber Medyası Amerikan Tarihini Nasıl Şekillendirdi” kitabında o günkü medya manzarasını şu şekilde aktarmakta:

“1862 yılında, New York meclisi, her muhabire, ‘şehre hizmeti’ karşılığı olarak yılda 200 dolar ödemeyi öngören bir tasarıyı kabul etti. Tammany Hall’un ‘cömertliğiyle’ bu miktar birkaç yıl içinde 10 kat arttı. Ancak yönetimin medya üzerindeki etkinliğini asıl tesis eden bu maaştan da çok, şehrin reklam bütçesiydi. Tweed, şehrin en büyük üç gazetesinin, New York World, New York Herald ve New York Post gazetelerinin her birine yıllık 80 bin dolarlık kamu reklamı veriyordu. Tweed’in yolsuzluk imparatorluğu süresince şehir hazinesinden gazetelere, sessizliklerini kazanmak için giden paranın toplamı, o dönemin değeriyle 7 milyon dolardı.”

Tweed, parasıyla medyaya, medyasıyla da New York’un bütün gündemine hükmediyordu. Düşük tirajlı bir gazete ile bir karikatüristin kalemi hariç.

Her şey Tweed’e kızgın iki memurun, bu mahkeme binası inşaatı ve diğer belediye harcamalarındaki yolsuzluğun harcama belgelerini New York Times’a sızdırmasıyla değişti. İlk haber 8 Temmuz 1871’de yayımlandı. Tweed çetesi önce önemsemedi. Hâlâ konuyu örtbas edebileceklerine inandılar. Ancak bir karikatüristin gücünü hesaplamamışlardı. Harper’s Weekly karikatüristi Thomas Nast, bugün Amerikan politika tarihi klasikleri arasına girmiş ünlü karikatürlerini çizerek paranın kimin cebine girdiğini işaret etti. Cin lambadan çıkmıştı.

Thomas Nast, çizgileriyle Amerikan popüler kültürüne derinden iz bırakmış efsane bir çizer. Demokrat Parti’nin sembolünün ‘eşek’ olması da, Cumhuriyetçi Parti’nin sembolünün ‘fil’ olması da Thomas Nast’ın karikatürlerinin eseridir. Yine bugünkü tombul ve beyaz sakallı Noel Baba imajı da Nast, Noel Baba’yı böyle çizdiği içindir.

Tweed, Amerikan medya tarihine geçen ünlü tepkisinde, “Bu gazete (NYT) ne yazıyor umurumda değil. Seçmenlerimin çoğu okumayı bilmiyor. Ancak bu lanet resimleri görüyorlar ve haberdar oluyorlar.” diyecekti.

1851 yılında kurulan ve şehrin en küçük gazeteleri arasında yer alan New York Times’ın kaderini değiştiren de Tweed’in yolsuzluklarını haberleştirme cesareti oldu. Tweed, gazeteyi doğrudan satın almayı denedi önce. Ancak NYT’nin patronu George Jones, gazetesini satmayı reddetti. Bununla da yetinmeyerek, gazetenin başyazısından, “Hiç bir para, New York Times’ın tek bir hissesinin bile Tweed çetesince alınmasına yetmez.” diyerek sert bir karşılık verdi. Ve NYT her gün Tweed hakkında yeni bir araştırmacı gazetecilik haberine yer vermeyi sürdürdü. O haberler, bugün modern araştırmacı gazeteciliğin ilk örnekleri olarak görülüyor. Gazetenin sistemlerini sallamaya başladığını görünce, Tweed’in adamları parayı bir kez daha kullanmayı denediler. Ancak bu kez gazeteyi satın almak yerine doğrudan rüşvet önerdiler.

Şehir Saymanı (comptroller) Richard Conolly, NYT’nin patronuna gönderildi. Meyer Berger’in “New York Times’ın Tarihi: 1851-1951” adlı kitabında aktardığına göre Conolly, o görüşmede gazetenin patronuna, “5 milyon dolar, her şeyi yerli yerine koymak için yeterli bir para değil mi, efendim? 5 milyon dolar!” diye sorar. “Şeytan bile bana bundan fazlasını öneremez.” diye karşılık verir NYT’nin patronu Jones. Conolly bu cevabı, Jones’un para ile ilgilendiğine yorar ve devam eder: “Bir düşünün, bu para ile neler yapılmaz ki… Avrupa’ya gidip bir kral gibi yaşayabilirsiniz…” “Haklısınız” der Jones ve ekler: “Ama bir kral gibi yaşarken bile aslında aşağılık bir adam olduğumu bileceğim.”

NYT’nin aylar süren ısrarlı yayınları ve Nast’ın karikatürleri nihayet sonuç verdi ve Tweed hakkında soruşturma komitesi kuruldu. Devreye hukuk girdi. Tweed aynı yılın ekim ayında tutuklandı ama ödediği rüşvetlerle kısa sürede kefaletle serbest bırakıldı. Ve bu sırada Tammany Hall, itibarını yeniden kazansın diye onu bir kez daha senatör seçtirdi. Ancak hakkında açılan yeni davalar, gücünün çözülmesine neden oldu. ‘Harami Baronlar’ ve Tammany Hall onun güçten düştüğünü anladılar ve desteklerini çekmeye başladılar. Yerine yeni bir büyük reis seçtiler. Çetenin birçok önde gelen ismi ABD dışına kaçtı. Tweed yeniden hapse girince bir daha asla cezaevinden çıkamayacağını anladı. Kaçmaya karar verdi. 1875 yılında 60 bin dolar rüşvet vererek hapishaneden kaçtı.



Önce Küba’ya, oradan da İspanya’ya geçti. Ancak Nast’ın karikatürleri orada da yakasını bırakmadı. İspanya’da, Nast’ın karikatürlerinden kendisini tanıyan birinin ihbarıyla yakalandı ve ABD’ye gönderildi. Hapisteyken, New York eyalet yönetimiyle, serbest bırakılması karşılığında, Tweed çetesinin bütün sırlarını ve bilgilerini paylaşmayı kabul etti. Bu yazıdaki birçok bilginin kaynağı olan bilgileri yetkililere verdi. Ancak, salıverilmeden 1878 yılında hapishanede zatürreeden öldü.

ABD, önemli dersler çıkardı

Tweed’ten sonra ABD’de politikanın ve özellikle de belediye yönetimlerinin birçok uygulama ve kuralı değişti. Yolsuzluk ve seçim sandığı manipülasyonlarını engelleyecek birçok mekanizma geliştirildi. Elbette ki yolsuzluk ve seçim hileleri tamamen yok edilemedi ancak Gilded Çağı’ndaki gibi de olmadı bir daha. ABD’de politikacılar ile ilgili ‘denge ve kontrol’ sistemi Tweed’ten sonra büyük ölçüde gelişti. Birbirini denetleyebilecek güçler dengesinin ve kontrol mekanizmalarının yokluğunun sonuçları acı şekilde tecrübe edilmişti zira. Yine Tweed yüzünden bugün bütün şehir ve eyalet meclislerinde, hukuk kurumlarında, ‘Etik Komiteleri’ yer alıyor. Yine kamu görevlilerinin alacakları hediyelere üst limiti geleneği de Tweed tecrübesi sayesinde yerleşti Amerikan politikasına.

Kaderin cilvesi belki de bugünün New York’una Tweed’in adını taşıyarak ulaşabilen tek yapı ‘Tweed Courthouse’ binası. Evet, Tweed’in inşası sırasında büyük çaplı yolsuzluğa imza attığı mahkeme binasıydı bu. Tweed, bu mahkeme binasında yargılanacak ve 12 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı. Chambers Street’te bulunan bina bugün şehrin okul sisteminin yönetildiği yer.

Tweed dönemi, gücün tekelleşmesinin ve denetim mekanizmalarının yokluğunun nelere yol açabileceğinin göstergesi olmasının yanı sıra, özgür medyanın da böylesi suiistimallerin önündeki en önemli engel olduğunu gösteren bir tecrübe olarak da anılıyor. Bu nedenle sadece Amerikan politik tarihinin değil, evrensel medya tarihinin de müstesna öykülerinden biridir. Kudretli bir politik yolsuzluk sistemini çökertmeye bir karikatürist ve o günlerde çok düşük tirajlı küçük bir gazetenin cesareti yetmişti. Tweed, hapis yatarken görüştüğü Brooklyn Eagles yazarı William Hudson’a, “Bu gazetecileri de politikacıları satın aldığım kadar kolay satın alabilseydim başıma bunlar gelmezdi. Bunlar (gazeteciler), evlerine götürecek ekmek almaya paraları olmadığı dönemde bile önerdiğim paraları kabul etmediler.” yakınmasında bulunacaktı.

Tweed haberleriyle, medya tarihine geçen bir destana imza atan New York Times, Tweed’in hapse mahkûm edildiğini duyurduğu, ‘Nihayet Adalet’ manşetli 20 Kasım 1873 tarihli sayısının başyazısında şöyle yazacaktı: “Devletin, organize hırsızlıktan başka bir şey olmadığı teorisi, bugün ölmüştür.”
yazar:Cemal TUNÇDEMİR
kaynak:AKSİYON der.

İnsanın En Bilge Çağı: Yaşlılık


İnsanın En Bilge Çağı: Yaşlılık



Yaşlanmak kelimesini duyunca ne hissediyorsunuz; Korku, endişe? Biri yaşlandığınızı söylediğinde moraliniz bozulur mu? Yaşlılık en güzel çağlardan biridir ama maalesef modern toplum bunu kötü bir süreç olarak yansıtmaktadır.



Küçüklüğümde yaşlıları çok severdim. Onlarla çok vakit geçirirdim. Çünkü onların bilgeliği ve huzuru bana güven verirdi. Sakince hayatı izlerler, sanki transa girip Tanrı’yla konuşurmuş gibi bahçeyle, örgüyle veya bir hobiyle uğraşırlar ve her zaman hayatla ilgili aktarabilecekleri bir sır, bir deneyim olurdu. Özellikle anlattıkları hikayeler beni derinden etkilerdi. Belki de bu yüzden hayatım boyunca her daim yaşlılığın insanın en güzel ve en anlamlı çağı olduğuna inanmışımdır. Lisedeyken, kendimi yaşlı olarak, hayatın akışını izlerken hayal ederdim. Yaşlılığın kutsanmışlıkla eş değer olduğunu düşünür ve yaşlanabilmeyi büyük bir lütuf olarak benimserdim.
“Yaşlanmak, bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır. Ama görüş açınız genişler. – Ingmar Bergman”

Ama çevreyle etkileşime geçtiğimde –özellikle toplumsal bakış açısında- yaşlılığın hiç de benim gördüğüm gibi görülmediğini fark ettim! İnsanlar yaşlanmaktan korkuyordu. Mevcut sistem, yaşlanmayı kötülüyor, pazarlama endüstrisi yaşlanmayı geciktirmek için bir çok ürünü dayatıyor, “genç” gibi bir yaşlılık savunuluyordu. Kafamdaki “bilge”, hayatın akışında olan yaşlı motifi yerine, sürekli gençleşmeye çalışan, kendi olduğunu kabul etmeyen, sakin değil gergin bir görünüm sunuyordu toplum.



“Yaşlanmak” terimi zihinlerimizde çürüme, bozulma, işlevsiz olma anlamları çağrıştırıyor. Hâlbuki yaşlanmak demek belki fiziksel olarak işlev düşse de kişilik ve ruhsal açıdan çok daha işlevli olmak demektir. Yaşlanmak, yaş almak, bozulma değil, gördüğümüz süreçlerin, gördüğümüz mevsimin ve kişisel deneyimimizin çokluğunu temsil eder.

Dinleri ve kültürleri araştırdıkça birçok kabilede ve eski kadim uygarlıktan“yaşlıların” en kutsal kesim olduğu fikrini gördüm. Bu geleneklerde yasa koyucular, hikaye anlatıcılar, bilgilerin koruyucuları, iç meclisler ve kadim öğretmenler hep yaşlı bireylerden oluşuyordu. Bu durum, masallarda, hikâyelerde ve hatta rüyalarda kendini kahramana yol gösteren aksakallı bir ihtiyar arketipi olarak belli eder. Veya bilgece öğüt veren siyahlar içinde ki yaşlı koca karı olarak kendini gösterir. Biz yaşlandıkça –hem bayanlar hem erkekler- içgüdüsel olarak o bilge arketipe doğru yol alır ve onla özdeşleşiriz.



Lakin bunun olabilmesi için kişinin ruhsal ve psikolojik açıdan derinleşmesi ve doğru bir ruhsal gelişim göstermesi gerekmektedir. Ruhsal alt yapı olmadığı için sağlıksız bir yaşlılık boy göstermekte ve bilgelikle öğüt veren bir arketipi yaşamak yerine, gençleşmeye çalışan, dırdır eden, insanları azarlayan, agresif veya “keşkelere” boğulmuş bireyler görüyoruz. Yaşlılık süreci keşkeleri veya geçmişe odaklanmayı değil, içe dönüşü kapsaması gereken bir süreçtir. Bu noktaya analitik psikolojinin kurucusu olan Carl Gustav Jung’da değinmekte ve yaşlılığına önemine vurgu yapmaktadır. İnsanın yaşam evrelerini Güneş’in evreleri ile bağlantılar; gündüz gençlik, öğleden sonra ise yaşlılıktır;
“Yaşamın öğleden sonrası, en az sabah kadar anlamla doludur; sadece onun anlamı ve amacı farklıdır… (Jung – 1943)”

Ruth Snowden, Jung Kilit Fikirler isimli eserinde Yaşlılık ile ilgili şunu yazıyor;
“Jung, hayatın öğleden sonrasını gündüz gibi yaşayamayacağımız konusunda bizi uyarır: Gündüz büyük görünen şey, akşam küçük görünecek; gündüz doğru olan şey, bir yalan haline gelecektir. Bu evrede, psikolojik açıdan sağlıklı olmak istiyorsak, ruhtaki dünyayı keşfetmeye başlamamız çok önemlidir; kendimizi ve kendi ruhsal doğamızı anlamaya başlamamız gerekir. Ama bu her zaman kolay değildir ve birçok insan geçmişe saplanıp kalmayıp yeğleyip, sürekli olarak yakınan kurbanlar, sıkıcı edebi ergenler ya da katı, can sıkıcı yaşlı ahkâm kesiciler haline gelebilirler.”

Burada bahsedilen fikir çok önemli… Yaşlandıkça –özellikle orta yaş krizinden sonra- hayat yeni bir ruhsal evreye girer. Artık kişi kendi ruhunun derinliklerini keşfetmeli ve kim olduğunu, burada neden var olduğunu netleştirmelidir. Bir çok gelenekte 40 yaşının önemi vurgulanır. Peygamberlere 40 yaşında peygamberliğin geldiğinin söylenmesi veya kabala eğitimini 40 yaşını geçmiş beylere vermeleri tesadüf değildir. Birçok mitte, gelenekte veya ibrahimi dinde kırk yaş vurgulanır.



Orta yaş, maddi bilinçten ruhsal bilince bir geçiştir ve artık kişi kimliğini oturtmuş içsel dönüşe başlamıştır. Yaşlılık ise bunun doruğa çıkacağı ve ruhsal keşfin tamamlanıp bunun çevreyle paylaşılacağı dönemi kapsar. Bu yüzden Jung yaşlılığı bir bitiş olarak görmez ve hala ruhsal gelişimin gerçekleştiğini söyler. Kitabın devamında şu cümleler yer alır;
“Jung, hayatın ilk yarısının aslında doğayla –saygınlık edinmek, geçinimini sağlamak, aile kurmak- ilgili olduğunu belirtir. Hayatın ikinci yarısı, kültürlerle ilgili gibi görülebilir. İlkel toplumlarda hemen her zaman, gizemlerin ve kabilenin kültürel mirasını dile getiren yasaların koruyucuları, yaşlı insanlardır. Öyleyse yaşlı insanları çılgınca hep genç kalma çabası içine sokan“gençlik tapınmasıyla” modern toplulumuzda olup biten ne? Yaşlı insanların toplumdaki yeri neresi? Onların değerli bilgeliklerine ve ileri görüşlülüklerine ne oldu?”

Maalesef tüm hayatını mal mülk için harcayıp yaşlanınca ruhsal gerçekliğin arayışına çıkmayan bireyler görüyoruz. Daha da kötüsü onları “huzur evlerine” kapatıyor ve ayak bağı olacaklarmış gibi görüp toplumdan soyutluyoruz. Eğer iş gücü genç bireylerden oluşacaksa, beyin takımı ise yaşlı bireylerden oluşmalıdır toplumda. Kadim zamanların geleneklerini modern zamana uyarlamak o kadar da zor değil. Burada yaşlı bireylerin de toplumun bu ön yargısına karşı durup, yazarın tabir ettiği gençlik tapımınına yakalanmaması ve kendi bilgeliğini ortaya koyması önem arz ediyor. Gençlik tapınması modern zaman için çok uygun bir tabir. İşte mevcut pazarın dikte ettiği unsur tam olarak budur. Yazar şu şekilde ifade ediyor;
“Gençlik tapınması, koşturma, başarma ve yapma üzerinde çok fazla odaklanmamıza neden oldu, hatta dinç ve aktif yaşlılığı idealleştirir hale getirdi. Sanki artık sallanan bir sandalyeye huzur içinde oturup, olup bitenleri sessizce düşünme ve seyretmeye vakit yok gibi. Burada aslında hayati önemi olan bir şeyleri yitirmekte olduğumuzdan kuşkulanmaya başlıyorum.”



Toplumsal olarak sağlıklı gelişim süreçlerimizi kaybetmiş bulunuyoruz. Çocuklarımız artık çocuk değil, ergenlerimiz ergen değil, bireylerimiz erginleşme töreni olmadığı için birey değil ve yaşlılarımız da yaşlı değil… Hiç kimse olması gereken “sırada” sağlıklı bir psikolojik gelişim göstermiyor. İşin daha da kötüsü bu insan doğasının gelişimini bozan sadece bizler değiliz, bunu dayatan pazarlama sektörü. Çocukların, çocukluklarını engeller derecesinde “olgun insan giysileri” satılıyor, küçük kızlar için oyuncak yerine “makyaj” pazarlanıyor, erginlenme töreni gibi bir ritüelden eksik kaldığımız için ve ebeveynlerin çocuklarına ya çok sahip çıkması ya da çocuklarını çok serbest bırakmasından dolayı sağlıklı bir ergenlik geçiremiyoruz ve sürekli ergenlikte kalan bireyler karşımıza çıkıyor, orta yaşa girenler ise orta yaş krizini sağlıklı geçirmek yerine yine pazarlama ürünleri ve çeşitli hap ve ilaçlarla sağlıksız bir süreçte kendini buluyor. Yaşlı bireyler ise R. Snowden’ın anlattığı gibi gençlik tapınması durumuna yakalanıp, genç gibi görünme, estetik yaptırma ve hala “koşuşturma” gayreti içerisine giriyor.

Kırışıklarınız oluyorsa, bırakın olsun. Kırışıklar yüzünüze yaşam deneyimi katacaktır. Küçükken yaşlıların özellikle anneannemin yüzündeki kırışıklıklara bakar ve onların içerdiği sırları merak ederdim. İçgüdüsel olarak her birinin bir deneyim içerdiğini hissederdim. Bunun yanı sıra saçınız mı beyazlıyor; beyazdan daha yüce ve bilge bir renk olabilir mi? Beyaz görülebilir dalga boyundaki tüm renkleri içerdiği yani içinde tuttuğu için beyazdır. Beyaz saç, her deneyimden geçmenin ve bilgeleşmenin sembolüdür.



Bu yüzden doğanızı serbest bırakın ve yaşlanmanın zevkine varın! Kendi bedensel doğamıza karşı çıkmak yerine onu sevgiyle karşılamalıyız. Elbette kimseye kendini yıpratması tavsiye edemeyiz, sağlıklı beslenme ve sağlık için spor yapma, kısacası sağlıklı bir yaşlılık oldukça önemli ama fark etmemiz gereken hiç kimsenin “genç” görünmek zorunda olmamasıdır. Sağlıklı olmak genç görünmek için değil yaşlılıktan daha yüksek zevk almak ve daha sorunsuz ruhsal bir süreç geçirmek içindir.

Bu temel doğamızın allak bullak olması sağlıklı toplumu içten içe bitiriyor. Bizim yapmamız gereken sadece her çağın güzelliğini görmek (Aynı Jung’ın benzetmesiyle Güneş’in her devrinin güzel olması gibi) , bu güzelliği yansıtmak ve olduğumuz şey olmak; çocuksak çocuk, ergenske ergen, gençsek genç, yaşlıysak yaşlı… Bizi kendi doğamızdan ve gelişimimizden uzaklaştıracak her tür unsurdan uzak durmamız ve bulunduğumuz yaşın değerini bilmek ve o yaşı yaşamak yeterli olacaktır. Bu noktada toplumun yaşlıların bilgeliğine, öğütlerine ve hikayelerine ihtiyacı olduğunu unutmamız ve yaşlılarla birlikte “yaşlılığı” onurlandırmamız çok önemlidir. Zira deneyim, bilginin içselleşmesi açısından, kuru bilgiden daha önemlidir.
Yazar:Efe Elmas
Kaynak:İndigo Dergisi

29 Ağustos 2014 Cuma

Üçüncü Göz Dedikleri Bez


Üçüncü Göz Dedikleri Bez


Alnın ortasında üçüncü bir göz. İlk defa, Zeyna ve Herkül’ün savaştığı canavarlarda gördüm onu; sonra mitolojik resimlerde, eski çağ uygarlıklarının duvar yazılarında, ardından sık sık spiritüel bilgilerde karşıma çıkmaya başladı bu üçüncü göz hikayesi.


Ajna Çakra – Üçüncü göz çakrasının gösterildiği yer epifiz bezinin konumuna denk düşer. İfade ettiği yerse aslında alnın gerisinde, beynin merkezine doğrudur.

Hep efsanevi, ya da metaforik zannettiğim üçüncü göz, gitgide sağ kolum kadar somutluk kazandı benim için. Ben de bu gizem hakkında bildiklerimi, bulduklarımı paylaşmak istedim.
Üçüncü göz şu anda beyinde işlevi tam bilinmeyen bir beze deniyor aslında: Epifiz bezi.

Bu bezin yeri beynin iki yarım küresinin ortasında, ve önden bakınca iki gözün arasından biraz yukarı denk geliyor. Kireçlenmiş durumda olduğundan beyin röntgenlerinde gözüküyor daha çok. Dokusal yapısı gözünkine benzediğinden ve fotoreseptif ( ışığı algılayan yapıda ) olduğundan dolayı gözle bağdaştırılmış hep. Ama gözle ters olarak ışığın varlığına değil, karanlığa tepki gösteriyor; uyumamızda etkili melatonin hormonunun salgılanmasını sağlıyor. Ancak bilimsel olarak henüz kanıtlanmamış olsa da, epifiz bezinin görevlerinin bundan çok daha ileriye gittiği düşünülüyor.


Horus’un Gözü- Kadim Mısır duvaryazılarından tanıdık bu şeklin üçüncü gözü ifade ettiği düşünülüyor. Sebebiyse, beyin kesidinde ki bu benzerlik.

Tarihte ve günümüzde birçok kültür, felsefe, inanç ve uygulamada epifiz bezi, spiritüel anlamda bir keşif gözü olarak tanınıyor. Bu kavramın bağdaştırıldığı şeyler ise: Aydınlanma. Uyanış. Yüksek bilinç halleri. Ve yüksek algılama kapasitesi.

Bilimsel olarak, ilk başta evrim sürecinde gereksizleşen bir parça sanılmış epifiz bezi. Ardından uykuyla olan ilişkisi keşfedilmiş. Araştırmalara göre epifiz bezi 1-2 yaşlarına kadar geliştikten sonra büyümesi duruyor. Bundan sonraysa kireçlenme süreci başlıyor. Örneğin Amerika genelinde, 17 yaşına gelene kadar insanların %40ının epifiz bezi kireçlenmiş oluyor. Tabi ki bu zorunlu değil, ve kişiden kişiye değişebiliyor. Kireçlenmesine katkıda bulunan ciddi bir etken, diş macunlarında bulunan ve dişlere iyi geldiği gerekçesiyle birçok büyük şehrin sularına kattığı sodyum florid diye sağlığa da zararlı bir bileşik. Kireçlenmeyi geri çevirmenin ve aktifleştirmeninse çeşitli yolları olduğu söyleniyor.
Aktifleştirmek derken spiritüel bir uyanış için harekete geçirmekten bahsediyorum. Çünkü bu bezin aynı zamanda vücuttaki Dimetiltriptamin(DMT) isimli nörotransmiteri de (sinir hücrelerinin birbirleri arasında iletişimde kullandıkları madde) salgılayan bez olduğu düşünülüyor. DMT ise bitki aleminde bolca, memelilerde ise nörotransmiter olarak eser halde bulunan bir madde. Ve ilgi çekici olarak vücutta en fazla doğarken, ölürken, az miktarda da bazı uykularda ve bazen meditasyon sırasında salgılanan bir molekül. Bu konuyu derinlemesine inceleyen psikanalist Rick Strassman tarafından ‘Ruh Molekülü’ olarak adlandırılıyor. Bitki özlerinden elde edilerek dışarıdan alınabilen DMT, şamanların da ayinlerinde kullandığı, derin mistik ve spiritüel deneyimler yaşatan bir madde.

Epifiz bezi üzerine uzun çalışmaları olduğuna şaşırdığım bir isim: Descartes. Kendisi bir matematikçi ve felsefeci olarak bu konuya farklı bir yoldan yaklaşmış. Bezin nasıl çalıştığına değil, bulunduğu konum ve şekil itibariyle ne işi üstlenmiş olabileceğine dair fikir yürütmüş. Bu bezin beyinde, iki lobun arasındaki en merkezi yerde bulunması ve beyindeki çoğu bölümün aksine tek parça olmasından yola çıkmış. Böylece bu bezin beyin tarafından algılananların tümünün birleştiği ve bize tek bir fikir halinde sunulduğu yer olmak için en doğru parça olduğunu düşünmüş; burayı ‘ruhun esas koltuğu’, ve ‘zihnin bedenle birleştiği yer’ olarak tanımlamış.

Sonuç olarak bakıldığında epifiz bezi, yani üçüncü göz konusuna bilimsel olarak epey bir belirsizlik hakim. Ancak birbirinden kopuk bu bilgiler arasındaki bağlantı karanlıkta da olsa, bir bütünlüğün varlığı seçilebilmekte gibi geliyor bana. Kabul etmek için tanığa ve kanıta gereksinim duyanların bilmedikleri bu dünyaya yolculuğunu belki böyle tetikleyebilirim. Üçüncü gözün keşfi için yolculuğun geri kalanıysa biraz inançla kişiye kalıyor.
yazar:Fer İNSANOĞLU
kaynak: indigo dergisi