HÜRRİYET

26 Kasım 2014 Çarşamba

Noetik: Düşünce Gücünün Maddeye Etkisi


Noetik: Düşünce Gücünün Maddeye Etkisi


Düşünce gücünün madde ve evren üzerindeki etkisini biz 90’lar gençliği en iyi Matrix ile anladık. Neo kahinin evinde, elindeki kaşığı düşünce gücüyle büken ufak çocuğu görünce o da bizim kadar şaşırmıştı. Hangimiz mutfağa koşup en ince saplı kaşığı bulup bükmeye çalışmadı ki?


Nice gençlerimiz annesinin gümüş kaşığını şiddet yardımıyla büktüğü için ne azarlar işitti. Fakat tabii ki düşünce gücünün sınırları bir kaşık bükmeyle kalmıyor. Düşüncenin fiziksel gücü etkileyip etkilemeyeceği konusu NOETİK bilimciler tarafından araştırılıyor.

Noetik bazılarımızın ilk kez duyduğu bazılarımızın da yeni yeni öğrendiği bir bilim dalı. Noetik Eski Yunanca’ da ‘algılamak’ ya da ‘kavramak’ anlamına gelen Noetikos kelimesinden türemiştir. Yunan felsefesinde bu kelime duyular veya akılla değil sadece akıl yoluyla kavranılan bilgi türünü anlatmak için kullanılır. Noetik bilimin çalışma alanları genel olarak insan bilincinin potansiyeli üstüne. Bilinç ve vücudun potansiyeli, zihnin bedensel iyileşmeye etkisi, duygular ve ruh gibi alanlarda çalışmalar yürütüyorlar. Bu araştırmaları yapan meslek grupları da farklılıklar gösteriyor. Alternatif tıp uzmanları, kuantum fizikçileri, parçaçık fizikçileri, terapistler, psikologlar ve pek çok farklı daldan bilim insanları Noetik üzerine çalışıyorlar.
Noetik Bilimler Enstitüsü

Noetik aslında çok eski zamanlardan günümüze gelen bir düşünceyi araştırıyor. Son on yıldır bu bilimin adını duymaya başlamış olsak da düşüncenin fiziksel gerçekliğe etkisi asında hep merak edilen ve araştırılan bir alan olmuştur. Bu alandaki ilgisini daha ilerilere götüren eski astronot Edgar Mitchel ve sanayici Paul. N.Temple 1973 yılında Noetik Bilimler Enstitüsü’nü kurdular. İnsan potansiyelinin sınırlarını araştırmak için kurulan enstitünün amacı, insan kapasitesinin geliştirilmesi ve sağlık alanında önemli ilerlemeler yapılması.

California’da 80 dönümlük dev bir arazi üzerine kurulan enstitünün kampüsü içerisinde ofisler, kütüphaneler ve donanımlı araştırma laboratuarları vardır. Enstitü 3 ayda bir Shift adı verilen bir dergi yayınlıyor. Derginin 35.000 abonesi olduğu da web sayfasındaki bilgiler arasında.


Su Kristallerinin Duyguları

Noetik Bilimler Enstitüsü Haziran 2009’da zihnin fiziksel etkisini kanıtlayan önemli bulgular bulduklarını açıklayarak herkesi şaşırttılar. Sözlerin suya etkisini inceleyen Japon bilim adamı Masaru Emoto, dünyanın çeşitli yerlerinden, farklı durumlarda alınan su kristalleri ile büyüleyici bir araştırmaya imza atmıştı. Deney şu şekilde yapılmış. Suların bulunduğu şişelerin üzerine farklı kelimeler yazılıp bir süre bekletildikten sonra Bay Emoto, su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu ile su kristallerini inceledi. Su kristallerinin kelimelerinin anlamlarının enerjisini kopyalayıp, görüntü olarak verdiği bu resimlerin gerçekliği gerçekten etkileyici. Masaru Emoto ‘Suyun Gizli Mesajı ‘ adını verdiği kitabında da su kristali fotoğraflarını yayınlamıştır.

Masaru Emoto çalışmasını kısaca şu şekilde açıklıyor.’’İçinde su olan şişenin üstüne yazılmış veya sözel olarak söylenmiş sözcükler, düşünceler, suya çalınmış olan müzik veya oynatılmış film ile suyun yapısal özelliği değişir.’’Yapılan bu deneyler sırasında akarsu ve kaynaklardan alınan su kristallerinin çok düzgün geometrik şekillere sahip olduğu fakat buna kıyasla kirli ve toksik su borularından alınan su kristallerin şekillerinin bozuk olduğu gözlenmiş.

Benzer bir çalışma da Japonya’da ilkokul öğrencileri tarafından yapılmış. Eşit şartlar altındaki iki kavanoza bir miktar pirinç konulmuş. Kavanozlardan birinin üstüne ‘Teşekkür ederim’, diğerine de ‘Seni aptal’ yazıldıktan sonra bir süre beklemeye bırakılmış. Üzerinde olumsuz yazı bulunan kavanozdaki pirinçler siyah bir renk almış ve kötü kokulu bir şekilde çürümüş. Olumlu şeyler yazan kavanozdaki pirinçler ise daha düzgün kalmış, sadece sarı bir renk almışlar.

Araştırmalar bitmiyor. Bir diğer önemli araştırma da Fransız bilim adamı Dr.Jacques Benveniste tarafından yapılmış. 1980’lerde başladığı çalışmaları sonucunda suyun hafızası olduğu sonucuna varmış kendisi.

Şöyle ki; Dr.Benveniste suya bir madde eklemiş ve daha sonra da suyu 1 milyon kez sulandırmış. Özel bir alet de aşırı derecede karıştırdıktan sonra maddenin yok olacağını düşünmüş. Fakat maddenin hala suda olduğunu görünce milyonlarca kez daha sulandırarak aynı işleme devam etmesinin sonucunda madde yine de yok olmamış O zaman suyun yüklenen bir maddeyi hafızasına kaydettiğini anlamış.Benveniste’nin bir başka deneyinin sonucu ise biraz daha ürkütücü. Bilim-kurgu senaryolarını aratmayacak bir sonuca ulaşan Benveniste gelecek hakkında fazlasıyla düşünmemize neden oluyor. Suya bir zehir yerine sadece o zehrin frekansını yüklemiş ve aynen zehrin kendisi gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü gözlemlemiş.

Benveniste’nin deney sonundaki tespiti şu şekilde ‘’Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyebilir.

Benveniste’nin araştırmaları bazı kişilerce şüphe ile karşılanmış haliyle. Queens Belfast Üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis, Avrupa ülkelerinde Prof. M.Roberfroid tarafından koordine edilen bir araştırma grubuna katılmış.

Araştırma grubunda Benveniste’nin orijinal deneyinin çok daha ayrıntılısı yapılmış. Hatta tarafsızlığı kesin olarak sağlayabilmek için, deneyi yapan bilim adamlarının hangi şişede hangi solüsyon olduğunu bilmemeleri sağlanmış. Deneyin sonucu yine Benveniste’nin araştırmalarını doğrulamış. Tabii Benveniste’nin cevabı da gecikmemiş; ’12 yıl önce bizim başladığımız noktaya gittiler.’


Bir Nostradamus değil ama…

Asıl adı Michel de Nostradame olan ünlü hekim, kahin, astrolog Nostaradamus. Bazı kehanetlerinin gerçekleşmiş olması ile ününe ün katmış kendileri. Küresel Bilinç Projesini de bir nevi teknolojik olarak düşünebiliriz. Küresel Bilinç Projesi, Princeton Üniversitesi’nden Dr. Nelson ve ekibinin 1998’de dünyanın pek çok farklı yerine EGG (ElektroGaiaGram) koymaları ile başladı. EGG ya da yumurta denilen bu cihazlardan 100 adet var ve bu cihazlar toplu bilincin elektronik sinyallerini kayda alıyor. Bu 100 yumurta Princeton’daki ana bilgisayara sürekli olarak kayıtları gönderiyor. Bir örnek ile daha da kolay açıklayabiliriz. 1999 Marmara Depremi, 11 Eylül saldırısı, Güney Asya’daki tsunami felaketi gibi küresel olaylardan önce cihazlardaki oynamaların değerlerine bakarak bu felaketleri önceden algıladığı anlaşıldı. Olağandışı durumlar yaşandığında insanların duygularındaki dalgalanmaları tespit eden bu yumurtalar, pek çok olay daha gerçekleşmeden önce algılamışlar.

Ne kadar sıra dışı gözükse de Amsterdam Üniversite’sinden Prof.Bierman şu şekilde açıklama getirmiş. Zamanın sadece ileri değil geriye doğru da akabileceği hakkında pek çok kanıt olduğunu belirten Bierman, zamanın denizde dört bir yana doğru alçalıp yükselen dalgalar olarak görülebileceğini söylüyor.

Küresel Bilinç Projesi kapsamındaki yumurtalardan 83.’sü de Türkiye’de bulunuyor. İzmir Alsancak’ta bulunan yumurtaya verilen isim ise ‘Mevlana Yumurtası’. Princeton Üniversitesi Noetik Bilimler resmi sayfasından yumurtaların 5 dakikada bir güncellenen verilerini de izleyebiliyorsunuz.

Düşündüm de şu evrene iyi mesaj gönderme konusunu daha da ciddiye almalıyız bence. Güzel bir su kristali olabilmek varken neden bozuk şekilli olalım ki? Ne demiş Hz.Mevlana ‘’Gül düşünürsen güllük, diken düşünürsen dikenlik olursun.’’
KAYNAK:İNDİGO DERGİSİ
YAZAR:IŞIL OZTURK

19 Ekim 2014 Pazar

eşelon alçağı ne kadar bilgi topluyo?


Eşelon alçağı ne kadar bilgi topluyo?

Eşelon, (bilerek ch yerine ş ile yazıldı) nedir biliyosunuz, di 4mi? Hani dünyadaki tüm komünikasyonu dinleyen dev oluşum.



TBTF‘nin enfes bir blog’u, eşelon hakkında bir nebze daha bilgi sahibi olmamızı sağlıyor: bu günlerde Washington Post’da çıkan NSA [Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı] hakkında bir makaleden7 damlayan minik bir bilgi damlası: “NSA’nın veri toplama sistemi, her üç saatte bir meclis kütüphanesini dolduracak kadar bilgi topluyor”. TBTF’ci abi, oturmuş hesaplamış. birisi 3 sene önce, bu meclis kütüphanesinin (filmler hariç) yaklaşık 20 terrabyte bilgi içerdiğini tahmin etmiş. Temmuz 1998 Scientific American dergisi ise insan bilgisinin toplamının araştırıldığı bir makalede, dünyanın yıllık telefon görüşmelerinin tutacağı yerin bir kaç exabyte (bir kaç milyon terabyte) olduğunu tahmin etmiş. demek ki: eğer NSA saatte 6.3 terabyte bilgi depolayabiliyorsa, bu dünyanın ne kadarının canlı telefon konuşmalarını kapsamaktadır? Cevap: neredeyse 1/5′i.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Ayet Tacirliği ve Dezenformasyon


Ayet Tacirliği ve Dezenformasyon


Kutsal… Ama neye göre, kime göre, neden kutsal? Kutsal dokunulmazdır; Kutsal, biz insanlar gibi kirlenmemiştir ve hep kutsal olarak kalır. Kalır mı?..


Aldanma şu güneşin ışığına ki ışığın ardından karanlık yürür!

En seçilmiş soruları akıl eleğine koyalım, gelin! Gelin bir ticarete şahit olalım, ne dersiniz? Düşünce tezgâhının başına geçelim ve en sorulmaz soruları soralım. Düşünmekten ve yanlışlarla yüzleşmekten korkmayınız, buyurun!

Günümüzde birçok tartışmaya konu olan ve insanları gizliden gizliye tehdit eden bir gerçek var, dini bilgi kirliği… Dini bilgi kirlenir mi, burada kastedilen kirlenme ne anlama gelir, eğer kirlenirse nasıl kirlenir ve bu bilgileri kimler, neden kirletir? Bu yazımızda; inancın masumiyetini kullanarak, zihinlerde tahribat yapan ve adeta imanları zayıflatarak, kalplere inançsızlık tohumu eken bu tehlikeyi ifşa edeceğiz.

İhtimaldir ki bir kimse ömrü boyunca deniz görmese ve bir gün yolu denize çıksa, sanır ki gökyüzü, yerle bir olmuştur: Suya yansıyan bulutlara baktıkça, denize değil de gökyüzüne baktığını düşünür. Gözleri güneşi arar ve nihayet sudaki güneşi bulduğunda, artık onun için gökyüzü, deniz olur. Böylece, fikir âleminde gerçek denizini arayanlar, gökyüzünün yansımasına aldanarak, gerçeklerden gafil kalırlar. Sonunda deniz dalgalanıp da sular kabardığı zaman, o kimselerin göğü de -savları- kaybolur. İşte, insanlar da aynı bu misalde olduğu gibi yanlış itikatların (inançların) hem tabisi hem de en ateşli savunucuları olurlar. Bunun nedeni çoğu zaman düşüncenin çok yönlü olmamasıdır. Hâlbuki düşünce, ancak çok yönlü olursa fayda verir. Yıldızlara bakarak sadece onlarda karar kılan, dünyayı yıldızların aydınlattığını düşünen ve bu düşüncesinde ısrar eden kişinin düşüncesi akılla ne kadar örtüşür? Objektif bir akıl için gökyüzünün ışığı yıldızlardan ibaret değildir: Ona göre; ay ve güneş de vardır ve bunlar dahi düşünce geliştikçe yetersiz kalır. Nihayetinde o kişi, güneşin de ardını arar duruma gelir. Bu örnekte olduğu gibi, düşünce ancak detaylı gözlemlerle olgunlaşır ve biricik doğruyu elde eder. Bu tanımın doğruluğunu kabul ederseniz, biricik doğruyu keşfedememiş her düşüncenin yanlış olduğunu da kabul etmiş olursunuz.
Kutsal; neye göre, kime göre ve neden kutsaldır?

Genellikle dini değerleri kapsayan kutsallık kavramı, yine din mensuplarınca kabul görerek, yüceltilir. Bu sebeple, örneğin bir Hıristiyan tarafından kutsal kabul edilen şey, yine bir Hıristiyan tarafından kabul görür. Müslüman tebaaya ve Kur’an-ı Kerim’ e göre ise, Hıristiyanlık başlangıcında hak olmakla birlikte, nihayetinde batıldır. Çatışmanın filizlendiği bu noktadan sonra, iki inanç mensupları tarafından uzlaşılması güç yüzlerce konu vuku bulacaktır. Bu karmaşanın sebebi ise her iki tarafında kendi inancını meşru görmesi ve bunu empoze etme arzusudur. Öte yandan herhangi bir dinin mensubu bir tarafa, dinsiz olan bir kimse dahi kendince dinsizliği tebliğ eder. Bu durumu din boyutundan soyutlayarak ele almamız gerekirse, esasında insanoğlu varoluştan beri düşüncelerini dile getirip, deliller göstermek yoluyla karşısındakine benimsetme amacını gütmüştür. Sanıyorum ki bunun sebebi: Kendi iç dünyasında, düşüncelerinin doğruluk ve meşruluğunu teyit etmektir. Bu durum, daha çok sosyopsikolojik bir boyuta sahiptir, açıklaması ayrıca bir makale gerektirdiğinden bu konuya daha fazla değinmiyorum. Aynı zamanda bu paragraf “din nasıl, neden kirlenir ve kimler tarafından kirletilir?” sorularının da cevabını kısmen verir.
Peki dini bilgi kirlenir mi, burada kastedilen kirlenme ne anlama gelir, eğer kirlenirse nasıl kirlenir ve bu bilgileri kimler, neden kirletir?

Dini bilgi kirliliği de kendi içinde; diğer dinlerin faaliyetleri, seküler hümanizm (Dinsizlik)faaliyetleri, farklı mezheplerin ve tarikatların faaliyetleri ve aynı mezhep mensuplarının faaliyetleri olarak dört ana başlıkta incelenebilir. Bu başlıkların da her biri ayrı ayrı dört makaleye konu olabilecek nitelikte olduğundan, yazımızı uzatmamak için temel ve benzer yönlerine değineceğiz.

Müslümanlığın kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’ e göre: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlığa iletilen kutsal kitapların içerikleri (Zebur, Tevrat, İncil) tahrif edilmiştir. Böylece vaktiyle hak olan dinler, zamanla batıla dönüşmüştür. Din tahrifleri kimi zaman peygamberleri öldürerek, kimi zaman da kutsal kitapların içeriğini değiştirme yoluyla yapılmıştır. Doğruluğu Müslümanlar tarafından Kur’an-ı Kerim’ ce sabit olan bu örnek, dinin bozularak, tahrif edilebileceğinin somut bir örneğidir. Günümüzden örnekler vermek gerekirse, yine Kur’an-ı Kerim’ e göre son peygamber Hz. Muhammed’ dir, dolayısıyla yaşayan ya da yaşayacak bir peygamber olmadığından peygamber katli de olmayacaktır. Ancak bunun yerine, temel esaslar üzerinden yapılabilecek müdahalelerin önü açıktır. Her biri Allah (c.c) tarafından hak olarak gönderilen üç kutsal kitap, insanlar tarafından tahrif edilmişken Kur’ an için de aynı şey söz konusu olamaz mı? Bu sorunun cevabını yüce Allah (c.c) Kur’an’ da şu şekilde veriyor:
Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr 9)

Ayette de görüldüğü gibi, Allah (c.c) kitabının koruyucusudur. Dönem dönem Kur’an’ ı tahrif etmeye yönelik saldırılar yapılmışsa da Allah’ın vaadi -yukarıdaki ayet- dolayısıyla Kur’an-ı Kerim asla zarar görmemiş, aksine Allah’ın kelamı olduğu gerçeği her defasında ispat ile sabit olmuştur. Kur’an’ ı doğrudan tahrif edemeyeceklerini anlayanlar, dolaylı yollardan amaçlarına ulaşmanın yollarını aramış ve kısmen bulmuşlardır. İşte, yazımıza konu olan sinsi tehlike de budur. İslâm dünyasının genelinde bu gibi tehlikeler olmakla birlikte, biz yine yazımızı kısa tutmak adına, yalnızca ülkemizdeki duruma göz atacağız.

Türkiye’ deki dini bilgi kirliliğini incelerken ilk önce Hadis-i Şerifler konusuna değinmekte fayda vardır. Hadislerin korunduğuna dair yukarıdaki gibi bir ayet bulunmamaktadır. Bu da hadisler üzerinde bir dezenformasyon olabileceğine işaret eder. Hak dinlerin dahi tahrif edildiklerini göz önünde bulundurursak, hadislerin de başına aynı şeyin gelmesi ihtimali mantıksız gelmeyecektir. Söylenişlerinin ardından asırlar geçen ve ancak dilden dile, eserden esere yayılan hadislerin güvenilirliği de bu noktada şüphe uyandırır. Ancak Sahih -gerçek- hadisleri barındıran eserlerin mevcudiyeti bu tehlikeyi nispeten bertaraf etmektedir. Bu durum da insanımıza düşen temel sorumluluk, (İnternet vb. değil) güvenilirliği kabul gören hadis kaynaklarından faydalanmaktır.

Aynı durum basılı yayınlarda da karşımıza çıkmakta ve özellikle dini içerikli kitap ve dergilerde yoğun bir biçimde kendisini hissettirmektedir. Bunda tarikat ve cemaatlerin büyük payı var. Çünkü ‘a’ tarikatında kırmızı olan şey, ‘b’ tarikatında bordodur. Bu gibi farklılıklar da dini bilgi kirliliğinin önemli kaynaklarından biridir. Sonuç olarak her tarikatın kendince doğru ve olmazsa olmaz kabul ettiği yön ve yöntemler, yayın organları aracılığıyla kitaplaştırılıp, pohpohlanarak kitapevlerinde yerini almaktadır ve birbirinden farklı bu yaklaşımlar büyük çoğunluğu eğitimsiz ve saf kalpli kitlelerce neredeyse farz derecesinde görülmekte ve kutsal kabul edilmektedir. Oysa Allah, Mâide Suresi 3. Ayetinde şöyle buyurmaktadır: “…Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım…” Bu ayette de görüldüğü üzere İslâm, ekstra uygulamalara ihtiyaç duymayan ve Allah (c.c.) tarafından kemale erdirilmiş biricik dindir. Yani eksiksiz ve yeterlidir. Bazı okuyucular “Tasavvuf din değildir, din ve tasavvufu birbirine karıştırma!” diyebilirler. Elbette ikisi arasındaki ayrıma varacak kadar tasavvuf ilmine vakıfız. Ancak günümüz tarikatlarının, geçmiştekilere nazaran meşruiyetlerinin tartışıldığı bir ortamda, ayrı bir makale gerektiren bu konuya şimdilik değinmiyoruz. Belki daha sonra bu konuda da bir çalışma yapılabilir.

Ayrıca tarikat ve cemaatlerin dışında, dini bilgi kirliliğine doğrudan ya da dolaylı olarak, bilinçli veya bilinçsizce katkı sağlayan başka zümreler de vardır. Örneğin yazılı ve görsel basında, başta sözde âlimler, kalem ve kelam sahipleri vb. bu güruhun diğer başlıca temsilcileridir. Kur’an ayetleri için yaptıkları, kimi zaman sınırları zorlayan saçma yorumlardan tutun da, dini ritüellerin biçimlerine ve temel inanç esaslarına kadar birçok konuya burunlarını sokar ve fetvalar verirler. Maalesef, insanlarımız Kur’an-ı Kerime ve sahih hadis kaynaklarına başvurarak doğruyu öğrenmek yerine, hazırcılığı tercih ederek bu ayet tacirlerinin sözde ilminden istifade etmeye çalışıyorlar. Evet tacirler… Tacir: Kelime anlamıyla, ticaret yapan kişidir. Şaşırmayın bu tabire; aydınından, hocasına, yazarından, sunucusuna kadar bu zevatın yaptığı şeyin adı ayet tacirliğidir. İnsanların dini hassasiyetlerini, masumiyetlerini ustaca manipüle ederler ve her biri bundan kesinlikle çıkar sağlar.

Sonuç: Devlet yetkilileri; Bu gibi ihtilaflara ve sahtekârlıklara meydan vermemek adına Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, ‘Din Bilimi’ yanlış anlaşılmasın ‘Teoloji’ değil! ‘Din Bilimi Merkezi’ oluşturmalı. Zira, Diyanet İşleri Başkanlığı hala orucu bozan şeylere, namaz vakitlerine ya da şu günah mı, bu günah mı gibi sorulara fetva çıkarmakla meşgul. Denizlerin birbirine karışmadığından, dünyanın yokluktan var edildiğinden vb. bilimin ancak bu yüzyılda keşfettiği onca mucizevi olaydan 1400 yıl önce haberdar edilmiş bir din ve o dine mensup insanların devleti, ancak bu gibi bilimsel meselelere eğilmeli, araştırmalar yapmalı ve Kur’ an’ ın ışığında hem vatandaşlarını hem de geleceği aydınlatmalıdır. Sanıyorum ki böylece, bu ayet tacirliği de tarihe karışacak ve kalben Allah’a yönelen ruhlar, bir daha asla yanlış yönlendirilemeyecektir.
“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir.Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.’derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.” (Âl-i İmrân/7)

Sanıyorum ki böylece, bu ayet tacirliği de tarihe karışacak ve kalben Allah’a yönelen ruhlar, bir daha asla yanlış yönlendirilemeyecektir.
kaynak:indigo dergisi
yazar:Bahattin Yavuz