HÜRRİYET

15 Ağustos 2014 Cuma

Haarp kıyamet teknolojisi


Haarp kıyamet teknolojisi





11 Mart 2000 / AYDOĞAN VATANDAŞ
ölcük 17 Ağustos 1999, saat 03:02. Saat gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarı atmaya çalışırken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ve sanki insanların çoğu belki de ölümün kendilerine ne kadar yakın olabileceğini ilk defa bu denli yakından gördüler.
Donanma Komutanlığı'nın görkemli devir—teslim törenini müteakip deprem hiç beklenmedik bir zamanda, ansızın çıkagelmişti. İki fırkateynin gece boyunca aydınlattığı orduevi yerle bir oldu. Milyarlarca liralık havai fişeklerin aydınlattığı Gölcük semaları bir kaç saat sonra bilimadamlarının 'deprem ışıması' dedikleri ancak hâlâ ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir 'şeyle' aydınlandı. Bir kaç saat sonra, o unutulmaz uğultunun ardından bütün Türkiye derin uykusundan uyandı. Binalar birbiri ardına devrilirken ölüm binlerce insanı aynı anda yakalıyordu.

Devlet hazırlıksız yakalanmıştı. Binlerce insan teknik yetersizliklerden ötürü enkazların altında günlerce bir kurtarıcı bekleyerek öldüler. Kısa süre sonra kamuoyu hummalı bir tartışmanın içinde buldu kendini. Binaların depreme dayanıklı yapılmayışı, fay hattının üzerine yerleşim alanlarının kurulması gibi argümanlar sıkça duyulan şeylerdi. Televizyon kanalları tartışma programlarını depreme ayırıyorlardı. Bu sırada deprem anını yaşayan insanlar depremle ilgili ilginç şeyler söylemeye başlıyor, kamuoyu tam olarak anlam veremese de iddiaları can kulağıyla dinliyordu. Enkazdan kurtarılan bir bayan Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda aynen şöyle söylüyordu: "O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu depremden farklı bir şeydi."

İddialara yenileri ekleniyordu. Depremden hemen önce Gölcük'ten Avcılar'a kadar geniş bir alanda görülen 'ateş topu' ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu. Bazı bilim adamları görülen ateş topunun 'deprem ışıması' olduğunu söyleseler de neden diğer depremlerde de bu kadar açık benzeri bir ışıma yaşanmadığı sorusunun cevabı net olarak verilemiyordu. Öyle olsa bile bu da sadece bir tezdi ve geçerliliği de en fazla diğer tezler kadardı.

Kısa süre sonra fısıltılar dilden dile dolaşmaya başladı. Türk basınının saygın isimleri Gölcük depreminin 'suni' bir deprem olabileceğine ilişkin görüşleri aktarmaktan çekinmediler.

Gölcük depremi suni bir deprem olabilir miydi? Bu konuda hemen deprem sonrasında birtakım teoriler ortaya atılmaya başlandı. Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı ve bu da depreme neden olmuştu. Kimi Yugoslavya'ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozduğu için depremin olduğunu söylüyordu. Hatta bazılarına göre bu işi PKK bile yapmış olabilirdi. Nitekim CNN, Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırasında böyle bir soruyu sormakta her hangi bir beis görmedi. Kimi de bunun başka bir terörist örgütün işi olduğunu veya uzay araştırmalarının bir parçası olduğunu söylüyordu. Ancak bu teoriler arasında en akla yatkın olanı 'Future Times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi. Bu senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllarca önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla "yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.

Ancak Pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayı ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenle proje önce Avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. Değişik zamanlarda Kafkaslar'da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika'da Ant'larda tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem "yaratma" konusunda büyük adımlar atıldı. İşte bu araştırmalar da Amerika'da HAARP tarafından yürütülüyordu. İddialar bununla da kalmıyordu kuşkusuz.

Biz de bu konunun ana kumanda merkezi HAARP ile ilgili kapsamlı bir araştırma yaptık. Ulaştığımız sonuçlar ise bir hayli ilginç.

Fırınlanmış Alaska

Pentagon, Alaska'da, Anchorage'in 200 mil doğusundaki Arktik kompleksinde, bir gigawatt'tan fazla enerjiyi atmosferin üst katmanlarına yaymak için dizayn edilmiş güçlü bir verici inşa etti. HAARP Projesi (Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı) olarak bilinen bu araştırma dünyanın en büyük "iyonosfer ısıtıcısını" içeriyordu. Bu prototip aygıt, dünyanın yüzlerce mil yukarısındaki gökyüzüne yüksek frekanslı radyo dalgaları göndermek için dizayn edilmişti.

Peki ama neden iyonosferin elektrik yüklü partikülleri böyle bir ışınıma tabii tutuluyordu?

Amerikan Donanması ve Hava Kuvvetlerine göre, bu projenin sponsorları "Alaska iyonosferinin kompleks doğa çeşitlenmesini incelemek için" bu çalışmaya katıldılar. Pentagon ayrıca bu teknolojiyle yeni haberleşme biçimleri geliştirme, orduya ait nükleer denizaltılara sinyal gönderme ve yerin derinliklerini araştırabilen teknolojileri gizlice inceleme imkanına sahip olacaktı.

Bir yıldan uzun bir süre önce HAARP üzerine 60 büyük teori yayınlandı. O zamandan beri tahkikat yapanlar bu eşsiz projeyi UFO olaylarından Birleşik Amerika'daki dev güç merkezlerine ve en son olarak yakın zamandaki TWA 800 uçağının düşüşüne kadar herşeyle suçladılar. (Pentagon, HAARP düzeninin geçen yılın sonlarından beri faaliyette olmadığını iddia etti). Bazıları bunu "Pentagon'un kıyamet günü ölüm ışını" olarak çevirdiler. Bu teorilerin birçoğu dikkat çekici ve mantıklıydı. Bu eleştirilerin arasında Star Wars füze savunma planlarından, hava şartları değiştirme komplolarına, sun'i deprem yaratma ve hatta belki de insan zihnini kontrol eden deneylere kadar birçok uygulama bulunuyordu.

HAARP kompleksi 23 ar'lık arazi üzerine Gakona kasabası yakınlarında izole edilmiş bir bölge üzerine kurulmuştu. 1997 yılında projenin son safhası tamamlandığında, ordu, 3 gigawatt güçten fazla (3 milyar watt), 2,5—10 megahertz frekans aralığında ışınlama yapabilen "yüksek frekans bazlı bir radyo vericisi" kurmuş ve 72 fit yüksekliğinde 180 kule inşa etmişti.

Donanma ve Hava Kuvvetlerine göre HAARP, birkaç mil çapındaki yerlere, 'az miktarda bilinen enerjiyi iyonosfer katmanının tespit edilen bir yerine göndermek için kullanacaktı'. Tahmin edildiği gibi, Donanma ve Hava Kuvvetleri'nin Halkla İlişkiler Departmanı (projenin oluşturduğu olumsuz haberleri ortadan kaldırmak için oluşturulan yeni güç) projenin hem çevresel etkilerini hem de bu teknolojinin kötü yönde kullanımıyla ilgili soru işaretlerini ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetleri yürütecekti.

Bununla birlikte HAARP projesini yöneten savunma şirketleri tarafından aslında Pentagon'un daha güçlü dizaynlara sahip olması gerektiği öneriliyordu. Bu patentlerden biri 1980'lerde donanma tarafından birkaç yıl boyunca tasnif edilmişti. HAARP muhalifleri tarafından "dumanlı ışın tabancası" olarak düşünülen ABD 4,686,605 no.lu patent dosyadaki anahtar bir belgeydi. ARCO Power Technologies Inc.'nin (APTI) sahip olduğu kardeş şirket ARCO, HAARP'ı inşa etmek için taşeron şirket görevini üstlendi. Bu patent, Teksas'lı fizikçi Prof. Bernard J. Eastlund tarafından icat edilen HAARP ısıtıcısına çok benzer bir iyonosferik ısıtıcıyı içeriyordu. Sonradan HAARP muhalifleri tarafından internette yayınlanan patentte Eastlund, bunu hem saldırı hem de savunma için iyi bir silah olarak tanıtıyordu.

Patente göre Eastlund'un bu icadı iyonosferdeki yüklü partikülleri ısıtarak, uyduların mikrodalga vericilerini bozacak ve "dünyanın büyük bir bölümünün üzerinde haberleşme iletişiminin bozulmasına neden olacaktı. Ancak Eastlund'un dünyanın atmosferindeki bir bölgenin değişimini sağlayacak metod ve aygıtı aynı zamanda; en sofistike uçakların ve füzelerin sahip olduğu yön sistemlerinde karışıklığa sebep oluyor, sadece üçüncü parti haberleşme sistemlerini karıştırmakla kalmıyor bununla birlikte haberleşme ağını aynı zamanda taşıyacak bir veya daha fazla benzeri ışının avantajını sağlıyordu. Diğer anlamda, diğerlerinin haberleşme ağını sekteye uğratmak için kullanılan bu sistem aynı zamanda bu icadı bilen biri tarafından haberleşme ağı olarak da kullanılabilirdi."

Örneğin: "akılcı amaçlar için diğerlerinin haberleşme sinyallerini yakalar", "atmosferin geniş bölgelerini beklenmedik yüksek irtifalara kaldırarak "füze veya uçakların yön sistemlerini sekteye uğratır" böylece beklenmedik veya planlanmayan düşman kuvvetlerine ait füzeler bu şekilde yok edilebilir veya yönleri değiştirilebilirdi.

APTI/Eastland patenti, Reagan yönetiminin son günlerinde, yüksek teknolojiyle donatılmış füze savunma sistemlerinin planlarının hâlâ yoğun bir şekilde tartışıldığı bir dönemde dosyalanmıştı. Fakat Eastlund'un mavi gökyüzü vizyonu klasik Star Wars reçetelerinden daha ileri giderek patentli iyonosferik ısıtıcı için daha alışılmadık kullanım yöntemleri önerdi.

Patent "odaklama aygıtı olarak görev yapacak bir veya birden çok partikül öbeği oluşturup atmosferin üst tabakalarındaki rüzgar düzeniyle oynayarak hava değişikliği yapmanın mümkün olduğunu" belirtiyordu.

Sonuç olarak, suni olarak ısıtılmış olan "geniş miktardaki güneş ışığını rahatlıkla dünyanın seçilmiş bölümlerine" odaklamak mümkün olabilecekti.

Kuşkusuz HAARP yetkilileri Eastlund'un patentleri veya planlarıyla ilgili olan herhangi bir bağlantıyı yalanladılar. Fakat bazı anahtar detaylar bunun aksini gösteriyordu. Eastlund'un patentinin sahibi, APTI, HAARP projesini yönetmeye devam ediyordu. 1994 yazında, ARCO, APTI'yi savunma şirketi olarak bilinen E—Systems'e sattı. E—Systems'in sahibi şu anda, dünyanın en büyük savunma şirketlerinden ve SCUD—busting Patriot füzelerinin yapımcısı Raytheon'dır. İşte tüm bu gelişmeler HAARP tesislerinde basit bir atmosfer biliminden daha fazlasının olduğunu gösteriyordu.

Bunların da ötesinde, APTI/Eastlund'un patenti Alaska'yı yüksek—frekanslı iyonosferik ısıtıcı için ideal bölge olarak gösteriyordu çünkü 'bu icat için istenilen yüksekliğe uzanan manyetik alan çizgileri dünyayı Alaska'da kesiyordu.' APTI ayrıca Alaska'yı projeyi güçlendirmek için bol bol yetecek kadar enerji kaynağına yakın olduğu için ideal bir yer olarak görüyordu.

Kuzey Kutup Bölgesindeki doğalgaz rezervlerinin geniş bölümü ARCO tarafından satın alınmıştı.

Eastlund ayrıca resmi ordu hattını da yalanlıyordu. Ulusal Halk Radyosuna gizli ordunun 1980'lerin sonunda ortaya atılan bu çalışmasını geliştirmeyi planladığını söyledi. Ve Microwave News'un Mayıs/Haziran 1994 sayısında Eastlund (kendi patentlerinin gerçekleşmesi için) "HAARP projesinin açıkça ilk adım olarak göründüğünü" söylüyordu.

Eastlund'un patenti gerçekten de "örnek olarak gösterilen referanslar"da konu ile ilgili yapılan komploların tam ortasına düştü. Eastlund tarafından belgelenen iki kaynak, komplo tarihi günlüklerinin devi Nikola Tesla'nın kısa biyografisini anlatan, 1915 ve 1940 yıllarında New York Times'ta yayınlanan makalelerdi. Zeki bir mucit ve Edison'un çağdaşı olan Tesla, hayatı boyunca yüzlerce patent geliştirmişti. Elbette temel bilim hiçbir zaman Tesla'nın makalelerini kabul etmedi ve onun daha sonraki bildirileri (dünyayı iki ayrı parçaya ayıracak bir teknoloji geliştireceğine yemin etti) onu tarihi bir noktada yer almaya itti. Radyo programlarında veya internet tartışmalarında, hükümetin depremlere neden olmak veya hava şartlarını değiştirmek gibi sözde deneyler yaptığı ve bunları yaparken de, gizli tutulan "Tesla Teknolojisini" referans alıp, uygulamış olma ihtimali tartışılıyordu.

Eastlund'un iyonosferik ısıtıcısı için Tesla kuşkusuz büyük bir ilham kaynağıydı. 22 Eylül 1940 tarihli ilk New York Times makalesi, o zamanlar 84 yaşında olan Tesla'nın, Amerikan hükümetine, uçak motorlarının 250 mil uzaklıkta eritilebileceğini ve böylece ülkenin çevresine görünmez Çin Seddi benzeri bir duvar örülebileceğini belirttiğini yazıyordu. Bu şekilde Tesla "telegüc"ünün sırrını açıklayacaktı. Tesla'dan alıntı yapan Times hikayeye şöyle devam ediyordu:

'Mr. Tesla bu yeni tip gücün yüz milyon cm² çapında bir ışın üzerinde işleyebilecek, 2 milyon dolardan fazla maliyeti olmayacak özel bir komplekste oluşturulabileceğini ve bunu inşa etmenin de ancak 3 ay gibi bir vakit alacağını söyledi.'

8 Aralık 1915 yılında yayınlanan ikinci New York Times hikayesi Tesla'nın en meşhur patentlerinden birini açıklıyordu ki; bu elektrik enerjisini herhangi bir uzaklığa yansıtıp, onu hem savaşta hem barışta sayısız amaçlar için kullanabilecek bir vericiydi.

Tesla'nın fikirleriyle Eastlund'un icadı arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Ayrıca Tesla ve HAARP Teknolojisi'nin birbirine bu kadar benzemesi de oldukça şaşırtıcıydı. Görünüşe bakılırsa APTI ve Pentagon, Eastlund'un ve buna paralel olarak da Tesla'nın fikirlerini oldukça ciddiye alıyorlardı.

Nitekim Eastlund da buna katılıyor gibi görünüyordu. Bir gazeteciye şöyle söylüyordu: 'HAARP benimkisi gibi bir planı uygulamak için mükemmel bir ilk adım. Hükümet bunun böyle olmadığını söyleyecektir. Fakat eğer bir şey ördek gibi vakvaklıyorsa ve ördeğe benziyorsa, onun bir ördek olduğu büyük bir olasılıktır'

1976 Çin depremi

Gelin şimdi de jeofiziksel manipülasyonlar sahasında nelerin yapıldığına ve halen de yapılmakta olduğuna bir göz atalım.

Çoğu insan elbette insanların bu tür şeyler yapabildiklerine ya da yapmak isteyeceklerine hiç inanmayabilir. Dolayısıyla bir deprem olduğunda çok az kişinin aklına şöyle bir soru gelir. "Bu doğal bir deprem miydi yoksa yapay mıydı?" Açıkça söylemek gerekirse Gölcük depreminden sonra ben bu soruyu soranlardandım. Türk basınının en saygın isimleri farklı üsluplarla bu soruyu sormaktan kendilerini alamadılar. Taha Kıvanç, Can Ataklı ve Sedat Sertoğlu şüphelerini köşelerine aktaran önemli isimlerdi.

Aslında içinde bulunduğumuz zamanda, yer değişiklikleri açısından her geçen gün aktivite seviyesinde yaşanan artıştan, hangisinin gerçek hangisinin suni olduğunu bilmek de giderek zorlaşıyor.

Nicola Tesla'nın '1935'deki Kontrollü Deprem'i, Tesla'ya göre "telejeodinamikçilerin bir eseriydi". Tesla "Yerin içinden hemen hemen hiç enerji kaybetmeden geçebilen ritmik titreşimlere neden olabilir ve bu mekanik etkileri karada uzun mesafelere taşıyarak, çeşitli eşsiz etkiler üretebilirdi" diyordu. Senator Claiborne Pell tarafından yönetilen senato alt komite oturumunda şöyle söyleniyordu: "Şu anda bir anlaşmaya ihtiyacımız var... Dünyanın askeri liderleri fırtınaları yönetip, iklimleri değiştirmeden ve düşmanlarına karşı depremler oluşturmadan önce..." Senator Pell, böyle bir teknolojinin varlığı konusunda bilgi sahibi olmadığı için 1975 yılında düşmanlar için deprem oluşturma kelimelerini telaffuz etmemişti.

Ayrıca, 10 Aralık 1976 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında "Askeri veya Diğer Çevresel Değişim Tekniklerinin Düşmana Yönelik Kullanımının Yasaklanması Anlaşması"nı onayladığı rapor edilmişti. Eğer deprem oluşturma kabiliyeti dahil olmak üzere çevresel değişiklik yapabilecek teknoloji olmasaydı, böyle bir rapor yayınlanmak acaba mümkün olabilir miydi?

Gölcük depremi gibi

5 Haziran 1977 tarihli New York Times'da, 28 Temmuz 1976 yılında Çin, Tangshan'da yaşanan ve 650.000'in üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan depremle ilgili bir yazı yeraldı.

3.42'deki ilk sarsıntıdan hemen önce, gökyüzü, gündüz gibi aydınlanmıştı. Tıpkı Gölcük'te olduğu gibi. Temelde beyaz ve kırmızı olan çok renkli ışıkları 200 mil uzaklıktan görmek mümkündü. Birçok ağacın yaprakları yandı ve gelişmekte olan sebzeler sanki bir ateş topu tarafından adeta kavrulmuştu.

Bazı araştırmacılar bu elektriksel etkilerin elektromanyetik plazma ve top şeklindeki aydınlatmayla bağlantılı olduğuna ve garip parıltıların da Tesla tipi teknoloji ve/veya HAARP benzeri vericilerden kaynaklandığına inanıyordu. Bu renkli ışığın parıltısı Tesla'nın 1935 yılında belirttiği "her çeşit emsalsiz etki"den biri miydi? Yoksa bu deprem, hiçbir şüphe duymayacak Çin halkı üzerinde uygulanan bir sistem testi miydi? Cevap kesinlikle doğal bir deprem gibi görünmediği şeklindeydi.

Ocak 1978'de Dr. Andrija Puharich'ın, "Global Manyetik Savaş" ve Layman'in 1976 ve 1977 yılında "Dünya Gezegenine Yönelik Alışılmadık Yapay Etkiler" başlıklı detaylı bir araştırma raporu yayınladı. Dr. Puharich raporunda şunları söylüyordu: "1976 yılındaki büyük depremlerin yanında bir tanesi vardır ki özel bir dikkat gösterilmelidir. 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin depremi".

Specula dergisinin Ocak 1978 baskısı, "Tesla Etkisi" adı verilen, bir çok bilim adamını inanılmaz bir şekilde etkileyen makale yayınladı. Makaleye göre, belirli frekansların elektromanyetik sinyalleri dünyanın kendisinde sürekli dalgalar oluşturmak için dünyadan gönderilebilirdi. Bu "sürekli dalgada şu an dünyanın yüzeyinden beslendiğinden çok daha fazla enerji bulunmaktadır."

Çatışma ölçeği teknikleriyle, dev sürekli dalgalar, çok büyük enerjiye sahip hedefli ışınlar üretmek için birleştirilebilir ve bu da uzak mesafede hedeflenen bir yerde depreme sebebiyet vermek için kullanılabilirdi.

Yukarıdaki paragrafı birkaç kez okumak faydalı olacaktır. Bu Tesla ile büyük ölçüde ilgili olan şeylerden biridir çünkü bir kez kontrol dışına çıktıktan sonra kolaylıkla dünyanın parçalar halinde titreşmesine sebep olması mümkündür. Bu teknik 1976'daki Tangshan, Çin depreminde kullanılmış mıydı?

Dr. Peter Beter, Rusların 1977 yılında Filipinlerin çevresindeki denizlerin derinliklerindeki çukurlara fizyon—füzyon—fizyon süper bombaları yerleştirdiğini belirtmişti. Dr Beter, Filipinler'in dev Pasifik Tektonik Tabakası'nda "anahtarkara" pozisyonunda olduğuna inanıyordu. İddiaya göre Rusya zaten daha önceden Pasifik Okyanusunun diğer bölgelerine depreme yolaçabilecek güçlü denizaltı silahları yerleştirmişti.

Dr. Beter kasıtlı olarak yapılan şeyin, gerilimin yüksek seviyelere ulaşabileceği Filipinler hariç, Pasifik tabakasındaki gerilimi azaltmak için olduğuna inanıyordu. Sonra, belirli bir noktada, Filipinlerin etrafındaki bombalar patlatılacaktı. Bunun inanılmaz depremlere ve gelgit dalgalarına yolaçması ve Amerika'nın Batı Kıyı'sında bir felaket yaratması bekleniyordu. Filipinlerde alevlenen volkanlar bu bölgenin gerilimli olduğunun bir işaretiydi. Okuyucular depremlerin ve volkanların birbirleriyle bağlantılı olduklarını unutmamalıdırlar. Bazen biri diğerini harekete geçirirken, bazı durumlarda bunun aksi gerçekleşir. Depremler, lavların yukarı çıkmasına imkan verecek şekilde dünyanın derinliklerinde delikler açabilir. Diğer durumda ise volkanik hareketlenmeyi başlatan gerilim, depremlere neden olur.

Washington Post'un 30 Ocak 1981 baskısında, 1979 yılında dünyada 56 önemli deprem olduğu ve 1980 yılında yıllık rakamın 71'e yükseldiği yazılmıştı. Tesadüfi bir şekilde, 1980 yılında hem Rusya hem de Birleşik Amerika'daki ELF vericilerinde bir artış olmuştu.

Albay Thomas

Bearden itiraf ediyor

1981 yılında nükleer mühendis ve Amerika'daki önde gelen Tesla araştırmacısı Albay Thomas Bearden, Amerikan Psikotronik Derneği'nde bir konferans verdi. Konuşmasının bir bölümünde aynı zamanda 1978 Specula dergisinde de tartışılan Tesla vericileri tarafından üretilen kalıcı dalgalardan bahsetti. Albay Aslında HAARP'ın nasıl çalıştığını anlatıyordu:

"Yaptığınız şey frekansı değiştirmektir. Eğer frekansı bir yönde değiştirirseniz, enerjiyi dünyanın diğer bölümünde hedeflediğiniz yerin ilerisindeki atmosfere boşaltırsınız. Havayı iyonize etmeye başladıkça, hava akış seyirini, jet gidişlerini vb. şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu mükemmel bir hava makinasıdır. Eğer ani bir şekilde boşaltırsanız, bunun gibi küçük iyonizasyon elde etmezsiniz. Bu kez kıvılcımlar ve ateş topları (plasma) dünyanın yüzeyine boşalacaktır. Bu aletle ileri geri oynayarak, dünya çapında dev hava değişikliklerine yolaçabilirsiniz."

Mr. Bearden bunu neredeyse eğlenceli bir hava oyuncağı gibi tanıtıyordu. Fakat bu aynı zamanda 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin'i de hatırlatıyordu. Kuşkusuz 17 Ağustos Gölcük depremini de...

1 Ekim 1998, Perşembe tarihli Hürriyet Gazetesi'nin 'Kıyamete Kadar Yetecek Enerji' başlıklı haberi konunun bir başka yönüne işaret ediyor olabilir miydi?:

"27 Ağustos gecesi dünya enerji bombardımanına uğradı. Eğer bu radyasyon depolanabilseydi, dünya kendisine milyarlarca yıl yetecek enerjiye sahip olacaktı.

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin düzenlediği basın toplantısında konuşan bilimadamlarına göre Büyük Okyanus'ta bulunan Havaii Adası'nın üzerindeki iyonosfer tabakası gamma ve X ışınlarının bombardımanı altında kaldı. 5 dakika süren kozmik yağmur sırasında dış atmosfer tabakasında gece kısa bir süre için gündüze dönüştü.

Dünyanın 60 ile 80 km üzerinde bulunan iyonosfer tabakası bu enerjiyi yuttuğu için bu kozmik bombardımanın dünyaya herhangi bir zararı dokunmadı. Sadece elektronik donanımlarının zarar görmemesi için uydulardan ikisini geçici olarak durdurmak gerekti. California Üniversitesi'nden Kevin Hurley, iyonosfere boşalan gücün gelecek 300 yıl içinde güneşin dünyaya sağlayacağı enerjiye eşdeğer olduğunu söyledi.

Hurley, 'Bu enerjiyi depolayabilseydik, kainatın sonuna ve daha sonrasına kadar her kenti, her köyü, her ampulü aydınlatacak enerjiye kavuşurduk' dedi."

Soru şu: Acaba depremlerle birlikte açığa çıkan ve ateş topu olarak ifade edilen dev enerji yoğunluğu da HAARP tarafından depolanıyor olabilir mi? Acaba kimler için?

Bu arada Rus bilimadamları ABD'yi yaptığı araştırmalar konusunda uyarmayı da ihmal etmiyordu. 28 Ocak 2000 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Nerdun Hacıoğlu imzasıyla yeralan haberde şöyle deniyordu:

"Amerikan fizik laboratuarlarında deney aşamasına gelen 'evrenin yaratılış modeli' deneyi Rus bilim adamlarını 'kıyameti kopartacaklar' endişesine sevk etti.

Rus bilim adamları, deneylerin bir 'karadelik' oluşturabileceğini belirterek, 'Evrenin yaratılışını laboratuarda görelim derken, dünyayı yok etmeye kadar giden zincirleme reaksiyon başlatılabilir' uyarısında bulundular.

Rus fizikçiler, 'Tarihte hep böyle olmadı mı? Atom bombası icadı da fizikçilerin masum bir fikrinden doğmadı mı?' diyerek bu fikrin sonuçlarının da masum olmayacağını vurguladılar. Rus fizikçiler, kıyamet teorilerini şöyle açıkladılar:

"ABD laboratuarlarında, daha doğrusu yer altında bulunan 5 kilometrelik 'parçacık hızlandırıcısında' altın iyonlarından iki güçlü akım oluşturulmak isteniyor. Bu iyon akımları tıpkı bir rayda giden iki tren gibi yol ortasında çarpıştırılmak isteniyor. Teoriye göre, çarpma noktasında 15 milyar yıl önce evrenin yaratıldığı andaki ortamı sağlamak ve evrenin 'büyük patlama' sonucu doğduğu kanıtlanmak isteniyor.

"Ancak fizikten anlamayan biri bile tehlikenin farkına varabilir. Çarpışma noktasındaki ısı milyarlık derecelere vararak yalnız Güneş'te değil, hiçbir yıldızda bulunmayan bir ısı ortaya çıkaracak. Vakum ortamında çıkan ısı Güneş'ten 10 bin kat daha yüksek olacak. Bu da Brookhaven merkezli bir karadelik yaratabilir. Bir anda ne olduğunu anlamadan yok oluruz."

Gerisini size bırakıyorum
kaynak:aksiyon dergisi
AYDOĞAN VATANDAŞ

PHILADELPHIA DENEYi - MOLEKÜL TRANSFERi GERCEKLESTi Mi ?





PHILADELPHIA DENEYi - MOLEKÜL TRANSFERi GERCEKLESTi Mi ?


1943 yilinda yapildigi iddia edilen Philadeiphia Deneyi'ni anlatan bu yazi bir çalismanin özetidir. Deney ile ilgili medyatik ciddi arastirmalar, 1980'de Philadeiphia Deneyi'ni perdeye getiren filme izin verildikten sonra basladi. Daha öncelerde, kamuoyuna göre olay sadece saçma bir söylentiydi. Charles Berlitz ve William Moore'un ortak yazdiklari kitap dahi Daniken uçuklugunun yarattigi dalgalarin içinde kaybolmus ve yeterince ilgi görmeyerek, bir fantezi olarak kabul görmüstü. Ama deney ile ilgili kuskular hala sürmektedir, nedeni anlamsiz olan bir söylenti dahi olsa asagida okuyacaginiz olaylar dizisi, sasirtici, düsündürücü ve gerçekçidir.


Philadeiphia Deneyi günümüz sartlari gözönüne alindiginda daha etkin ve düsündürücü bir iddiadir, olayda adi geçen bir avuç insandan geriye hemen kimse kalmadigindan kesin dogrulanma için ABD gizli arsivlerinin açiklanmasi gerekmektedir. Fakat, film için devlet tarafindan zor izin verilmesi kusku uyandirmakta ve dikkatleri yogunlastirmaktadir.Yasamini Philadeiphia Deneyi'ni arastirmaya adayan ve bir de "A - Z'ye Philadeiphia Deneyi" adli kitabi yazan Alfred Bielek tüm olanlari anlatirken, "neredeyse delirme noktasina geldigini söylüyordu; "Taniklarin sayisi azdi ama bilgi çok fazlaydi. Sanki süper marketteki tezgahlardan istedigim mali seçiyordum. Neyin ne kadar gerekli ve dogru oldugunu seçmek hiç kolay degildi. Oysa John Lennon'un dedigi gibi ben sadece "birazcik gerçek" istiyordum. Uyduruk bilimsel tanimlamalardan, psikoruhsal iddialardan, uzaylilardan uzak kalmanin savasim verdim. Tüm titizligime ragmen yine de, kitap yayinlandiktan sonra tepki aldim ve gördüm ki kitapta adi geçen bazi kisiler ve olaylardan hoslanmayanlar vardi. Oysa ben bu güncel miti biraz da süslemek istemistim. UFO'lardan ve Bermuda üçgeni'nden okuyucuyu biraz heyecanlandirmak amaciyla desen olarak söz ettim. Ama uzaylilar insan etini tavuk eti kadar lezzetli buluyorlar, tarzinda bir uçukluga asla kalkismadim."



Philadeiphia Deneyi tasarlanirken amaç, çok güçlü bir elektromanyetik alanin saglanarak gemilerin görünmez olmalari ve bu sayede top mermilerinden ve denizaltilarin atacaklari torpidolardan korunmasiydi. Hatta daha sonra, görünmezlik alaninin bir benzerinin denizde degil, havada olusturularak önemli üslerin görünmesinin engellenmesi de düsünülmüstü.



"Evrensel Zaman Saati"
Deneyin resmi ve bilimsel adi "Project Rainbovv (Gökkusagi) Projesi" idi. Gökkusagi Projesi, iddialara göre II.Dünya Savasi sirasinda küçük destroyer tipi bir savas gemisinin basindan geçti. Olayin yeri Philadeiphia Deniz Üssü'ydü amaç ise gemiyi düsmanin fark etmemesi için görünmez yapmakti. Projeye göre, fikir orjinaldi ve düsman radarlari hiç fark etmeden gemi istenilen yerde birden ortaya çikacakti. Bilimsel tanimin adi; optikal görünmezlikti; özel bir sistemle veya jeneratörle olusturulan çok güçlü manyetik bir alan gemiyi saracak, isinlari veya radar dalgalarini büker ya da kirarken gemi görünmez olacakti. Düsüncesi dahi bir mucizeye benziyordu ve iddialara göre de Gökkusagi Projesi basarili olmustu. Yani gemi fiziksel olarak kaybolmus ve tekrar geri dönmüstü. Taniklara göre geminin üzerini bir pelerin gibi saran manyetik alan görevini yapmisti. Fakat ana hedef geminin kayboldugu yerde degil, bir baska yerde ortaya çikmasini saglayabilmekti yani daha yaygin bir deyimle "isinlanma" yapilmaliydi.


Philadeiphia Deneyi'nin temelinde düsünce olarak Albert Einstein'in "Çekim ve Elektriklenmede Birlesik Alan Kurami" vardir. Kuram, deneyciler tarafindan elektronik kamuflaj olarak tasarlandi. Einstein, kuramim 1925-27 arasinda Almanya'da bir Prusya bilim dergisinde yayinladi ama kuramini denemis ve hatta tam anlamiyla gelistirmis degildi. O donemdeki amaç, çok güçlü bir elektromanyetik alanin saglanarak gemilerin görünmez olmalari ve bu sayede top mermilerinden ve denizaltilarin atacaklari torpidolardan korunmasiydi. Hatta daha sonra, görünmezlik alaninin bir benzerinin denizde degil, havada olusturularak önemli üslerin görünmesinin engellenmesi de düsünülmüstü. Deneyin temel çalismalari, "Project Rainbow" adiyla 1930'larin basinda Chicago Üniversitesi'nde baslatilmisti, 1931'de Princeton Üniversitesi'ne tasindi. Einstein, Dr. John von Neumann ve Dr. Nikola Tesla zaman zaman bu projede yer aldilar. Burada Dr. Alfred Bielek'in çalismalari ve anilari çok önemlidir; Bielek, her 10 yilda bir 12 Agustos'ta manyetik enerji alaninin yine olustugunu öne sürüyordu. Yani 1943'ten sonra 1963 ve 1983'te bu olay olmustu, olayin nedeni Senkronizasyon'du. Enerji alanlari yine toplaniyor, dalgalanarak ortaya çikiyordu, ama bu alanlar karmasik ve saskindi. Bilgisayarin babasi olan Neumann, 1986'da ölen Bielek'in anilarinda yazdigina göre olayi dogrulamisti ve ifadesi teyp bantlarinda vardi. Neumann doga yasalarinin tam ögrenilmemesinin çok tehlikeli olabilecegini de söylüyor ve korkuyordu. Olusturulan dev enerji, dogru açida senkronize edilirken birden kontroldan çikmis ve "yönsüz dalgalar"a dönüsünce alisilmadik etkiler baslamisti. Senkronize olamayan dalgalar zamani büküyor ve etkiliyordu.


Bir diger ilginç yaklasim, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry Levenson'dan gelmisti; Levenson, zamanin merkezi bir alanin çevresinde yogunlastigini ve bir "Zaman Saati" olusturarak, tüm varolusun gerçeklestigi ve gerçeklesecegi sifrelerle çalistigini söylüyor ve ekliyordu; "Sifrelerin içinde yasayan her sey vardir, dünyadaki tüm maddesel varolus dünya saatine veya zamanina göredir; dünya, Günes Saati'ne göre, Günes de galaktik saate göre ayarlidir. Eger, zaman kilidi bir yüksek ve güçlü bir enerji alaniyla bozulursa, ortaya çesitli türlerde zaman ve mekan dengesizlikleri çikacaktir. Ta ki, zaman kendini yeniden düzeltip, dengesini bulana kadar..."


USS Eldridge bir seferinde görülüyor(25 Nisan 1944)


Bir bilim adaminin esrarengiz ölümü
Biz yine Philadeiphia Deneyi'ne daha da dogrusu Philadeiphia'ya dönelim. Olayin yasandigi dönemdeyiz; Öykü 1943 yili Haziran ayinda basladi, geminin adi USS Eldridge'di, DE 173 bir koruma destroyeri olarak siniflandirilmisii. Bir taniga göre, 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altina monte edildi, buradan geminin güvertesine dört manyetik isin yayilacakti. üç RF vericisi (Her biri iki megawat CW gücündeydi ve onlarda güverteye monte edilmisti.), 3000 adet 6L6 güç artirici tüp, iki jeneratörün olusturdugu gücü yayacaklardi, özel senkronizasyon ve modülasyon devreleriyle diger ekipman, olusan kütlesel elektromanyetik alanlari kullanilirliga indirgerken, kirilmis ve isinlar ve radyo dalgalari gemiyi saracak ve sonuçta gemi düsman gözlemcileri için görünmez olacakti. USS EIdridge adli destroyer, Philadeiphia Deniz Üssü'nün önünde biraz açikta demirsiz duruyordu, gözlem gemisi olarak da SS Andrew Furuseth adli bir silep seçilmisti. iste iddialara göre Philadeiphia Deneyi efsanesinin baslangicina neden olan insan bu geminin personelinden olan bir gemicidir. Bu adam, Cari M. Allen imzasiyla, 1950 yilinda Dr. Morris K. Jessup'a garip mektuplar yazdi ama zarfin üzerindeki isim Carlos Miguel Allende'ydi. Mektuptaki anlatima göre Allende veya Allen, olayi bastan sona izlemis gibiydi, Jessup adres olarak verilen posta kutusuna mektup yazarak ayrinti istedi ve bir mektup daha geldi; bu Allen, anlattiklarini kanitlamak için hipnoz, sodyum pentatol (bilinci uyusturarak iradeyi kiran dogruyu söyleten bir ilaç) ve teyp kaydi istiyor, olayin etkin bir biçimde açiklanmasi halinde insanlarin böyle bir nakil sistemiyle yildizlara dahi gidebilecegini yaziyordu. Jessup ise, adamin taniklik iddialarindan en azindan bir tanesinin dogru olabilecegini düsünüyordu. Aslinda Jessup, matematikçi ve gökbilimciydi. Astrofizik alanindaki çalismalari nedeniyle "Felsefe Doktoru" ünvani almisti, inkalar ve Mayalarla ilgili çalismalar yapti, Bermuda Üçgeni ve UFO konularinda tezler yayinladi.

ikinci mektuptan sonra Jessup, Deniz Kuvvetleri'nden bir davet aldi. Deniz Kuvvetleri Arastirma Bürosu'na gittiginde eline bir kitap verildi ve kitap kendi yazdigi kitapti, bir yil önce Büro'ya postayla yollanmisti. Jessup, hatirliyordu; The Case for the UFO" adli kitap taslagim Deniz Kuvvetleri'nden Amiral N. Furth'a yollamisti ama Amiral haberi olmadigim söylüyordu. Kitabin sayfalarina üç degisik yaziyla yazilmis notlar alinmisti, Dr. Jessup yazilardan birisinin Aden'in yazisinin aynisi oldugunu fark etti. Notlar sanki dünyadisi birisinin gözlemi olarak yazilmis gibiydi, binlerce yil önceki uygarliklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçlari tarif ediliyordu, sonunda ise güç alanlarindan, bir cismin nasil kaybolup, yine nasil ortaya çikarilabilecegi ve de 1943'te Philadeiphia'da yapilan deneyden söz ediliyordu. Normalde, saçma olarak tanimlanmasi gereken bu kitap, nedense ABD Hükümeti tarafindan Pentagon'da üst düzey belli yetkililere özel olarak dagitildi. Carlos Miguel Allende veya Cari Meredith Allen yani Dr. Jessup'a mektup yazip, deneyi anlatan adam kimdi? Neden mektubu yazdiktan sonra kayboldu ve öyküsünü neden basma yollamadi? ABD Hükümeti, Jessup'un üzerinde notlar bulunan kitabiyla neden ilgilenmisti? 1959 Nisan'inda Jessup, arkadasi Dr. Mason Valentine'i arayarak Deney ile ilgili kesin sonuçlara uiastigini anlatarak ertesi gün bulusmalarim istedi. 20 Nisan aksami yemekte bulusacaklardi ama bu yemek gerçeklesemedi.


O gece, Miami'de, Hammock Parki'nda Dr. Morris K. Jessup, arabasinda ölü bulundu, polis raporlarina göre arabasinda egzoz gaziyla intihar etmisti ve söz konusu notlar ortada yoktu. Arkadaslari Jessup'un asla intihar edecek biri olmadigini söylediler, Valentine ise Jessup'un hastaneye götürüldügünde hala sag oldugunu ögrendigini iddia etti fakat bunlardan bir sonuç çikmadi ve olay kapandi. Acaba öyle miydi? Jessup'un Philadeiphia Deneyi ile ilgili çalismalarina ne olmustu? Bu çalismalar kimleri, neden rahatsiz etmisti? Gizem hala çözülmüs degil.



Molekül transferinde kullanilan jeneratör


Korkunç olay basliyor...
Taniga göre, deney 22 Haziran 1943'te sabah 09:00'da jeneratörlere güç verilerek baslatildi. Manyetik alan olusuyordu;
sonra yesilimsi bir sis gemiyi örtmeye basladi ve USS EIdridge kayboluyordu;
tanik söyle devam ediyor; "Bir an sadece geminin çipasini görebildim, sonra o da kayboldu, artik sis de yoktu ve bombos denize bakiyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamlari korku ve heyacan içinde soluklarim tutarak inanilmaz basarilarim seyrediyorlardi. Gemi ve mürettebati sadece radardan degil gözlerimizin önünden de yok olmustu. Her sey planlandigi gibi gelisiyordu, 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörlerin salteri kapatildi. Önce bir sey olmadi, ardindan yesil sis yine ortaya çikti ve USS EIdridge görünmeye ya da geri dönmeye basladi ama nereden geliyordu? Sis azalirken, bir seylerin yanlis gittigini hissettik. Hemen gemiye yanastik, ilk önce mürettebatin çogunun geminin yanindan sarkarak kustuklarim gördük, digerleri güvertede saskin saskin bilinçsizce dolasiyorlardi. Yetkili ekipler gemiye girerek tüm mürettabati kisa bir zaman içersinde uzaklastirdilar ve yerlerini hazir bekletilen yeni bir mürettebat aldi. Birkaç gün sonra, yeni bir deneye karar verildi, gemi istenilen radar görünmezligine ulasmisti, donanim degistirildi ve 28 Ekim 1943'te deney yine ayni gemide yapildi. Jeneratörler çalistiktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulasmisti, sadece burnu ve kiçi görülüyor, arada ise bazi çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldi. Birkaç dakika sonra mavi bir isik parladi ve o çizgi de yok oldu artik gemi tamamen yoktu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk'ta ortaya çikti. Ama göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadeiphia'da tekrar ortaya çikti. Bu kez durum ciddiydi, tüm mürettebatin basi beladaydi. Bazilari yok oldu ve bir daha geri dönmediler ama en korkuncu bes denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katilasan metal levhalarinin içinde kalmalariydi. Bu feci bir olaydi, birisi kurtuldu ama bir daha asla eski haline dönemedi. Aklini tamamiyle yitirmisti ama yapacak bir sey yoktu. Bazilarinin psisik yetenekleri gelismisti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çikan insanlar vardi. Manyetik alanin içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birinin yüzüne veya eline dokunmasiyla görünür hale geliyorlardi yani dokunmanin giysilerin olmadigi bir yere yapilmasi gerekiyordu. "Donma" adi verilen bu durum saatlerce, günlerce sürebiliyordu hatta bir tayfa^ nin donmasi alti ay sürdükten sonra kurtarilabildi. Elektronik kamuflaj basladiktan sonra geminin ve mürettebatinin bütünüyle kaybolup, çok uzak bir yerde ortaya çikip ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi? Sorunun cevabi hala yok ama Philadeiphia Deneyi hayatimda yasadigim en korkunç, en inanilmaz olaydi;
bildiklerim bu kadar, uzmanlarin ne düsündüklerini bilecek konumda degildim."


USS Eldridge'nin ve gözlem gemisinin o dönemdeki rotalari


Holografik balonlar
Gemi nasil Norfolk'a gitti? Neden yine Philadeiphia'da bir yere gitmedi? Levenson'un "Zaman Kilitleri" mi neden olmustu? Biz bir zaman dizisi içinde yasiyoruz, her hareketimizde bir an geçiyor ve zamani olmadan süregelen uzayla çevriliyiz. Uzayzaman içinde bir yerde, bir an için varoldugumuzda, olusan zaman karesi yani o anin resmi, lokal uzay/mekan kosullari geregince yakalanir ve dünyadan çikarak günes sistemine yayilir ama uzaya gitmez ve günes sisteminin çevresinde yörüngeye girer. Bu "isinlanma" gibidir yani her hareketimizin bir resmi çekilip, uzaydaki albümde yerini almistir. Bu sonsuz zaman resimleri veya dilimleri Yaradilis'tan beri vardir. Yani dünya zamani içinde degil de, uzay zamani içinde geri dönüp tüm resimleri görebiliriz.
Bu olusumun diger kosulu bugünün emilme özelligidir, içinde bulundugumuz an bir bir balon gibi siserek holografik bir görüntü olusturur; bu tek bir anlik resimlerin biriktigi bir alandir ve özel bir uzay alanindadir. Yani o alanda bu an ve geçmisteki tüm anlar vardir; iste USS EIdridge'in Norfolk'ta ortaya çikmasinin nedeni geçmisinde orada bulunmasidir; çarpilan uzayzaman alaninda geminin geçmiste orada bulundugu anin resmi ortaya çikmis ve gemi görülmüstür. Yani o anda hem Philadeiphia'da, hem de Norfolk'tadir. Eger zaman alanini yeterince bozabilirsek, madde bir an için geçmiste bulundugu bir yerde gözükebilir, dünya-zamanda degil, uzay-zamanda yer degistirmistir çünkü daha önce oradaydi. Eger olay sirasinda ve transer tamamlanmadan önce birisi enerjiyi durdursaydi, madde parçaciklari isinlanarak emilecek kaynagina dogru yani geriye vakumlanarak bu andaki orijinal yerine dönecekti. iki balon düsünün; birisinin içinde Philadeiphia'da USS EIdridge bulunsun; öteki balon ise Norfolk'da ama içi bos; bu bos balonda madde olmayan holografik görüntü beliriyor ve bu görüntü geçmiste bir yerde olan uzaysal imaj. Geçmisteki her zaman resmi bir holografik imaj balonu olarak vardir, bunu bir çizgi filmin veya bir animasyonun kareleri olarak da düsünebilirsiniz. Ve bu resim dizisi her varolan sey için olusmaktadir.

Simdi dikkat edin;
eger biz Philadeiphia'da bulunan USS Eldridge'in kendisinin bulundugu dolu balonu SIKISTIRIRSAK , Norfolk'taki bos balona giden maddi bir baglanti koridoru ya da madde tüpü olustururuz. Yani imaj gemiye dogru... Bu noktada, kaynagin dörtte biri bos, hedefin dörtte üçü doludur, iste tam bu anda birisi balonu sikistirmayi durdurursa ne olur? Isinlanmis madde dalgalar halinde geri dönerek orjinal uzaysal alanina geri döner yine vakum yaparak balonunu doldurur. Basinç yani sikistirma enerjisi "Yüksek siddette titresen manyetik alanlar" transferden önce serbest kalmistir. Sonuç dalgalari dev bozucu veya distortional etkiler yaratarak kütleyi alaninda hacimsiz birakirlar. Canli organizmalarin kayit alanindaki etkileri kagit gibi incedir, dalga yerini alirken tüm dalgalarin kaydi sirasinda kurbanlar hayalet kayitlara dönüsürler. Bu bioplazmik alanin bozulmasi ciddi fiziksel sorunlara yol açabilir; bu olasilik öldürücü ve sasirticidir ama yapacak bir sey olamaz, bilgisayarda kelime islem programiyla resim yapamazsiniz. Eger amaç görünmezlikse, çesitli tanim ve yorumlar getirebilir. Ama niçin gemi suya batmamis veya karada bir kentin ortasinda belirmemistir sorusunun cevabi yukardadir, zira geçmisin resimlerinde bunlar yoktur. Ve negatif sonuçlara göründügü kadar bakilirsa, deneyde yanlis giden bir seyler vardir. Ama bunlar nedir?


"Philadeiphia Deneyi olasidir"
Philadeiphia Deneyi bu bilimsel anlatimlardan sonra bugün 1943'te oldugundan çok daha fazla güncel. Yeni kaynaklardan yeni ayrintilar ögrenilmekte, bir diger iddiaya göre projede görev alanlarin beyni yikanarak, gördüklerini unutmalari saglanmisti ama yillar sonra anilar geri gelmeye basladigi için yasayan taniklar konusmaya basladilar. Bielek bu yeni iddialardan kitabinda söz ediyor. Hikayeyi dinledikten sonra hemen akla gelen bazi önemli sorular var;


* Philadeiphia Deneyi, 1943 yilinda gerçekten USS EIdridge adli bir destroyerde veya bir baska gemide mi yapildi? Bu gemiye ne oldu?
* Gerçekten göz açip kapayinca kadar koca bir destroyer 6000 km uzaga gidip geldi mi?
* Her iki deneyde yer alan mürettebata ne oldu? Simdi neredeler ve 54 yil sonra hala yasayanlar var mi?
* Içlerinden hiçbirisi ortaya çikip, olayi neden anlatmadi?
* Nasil oldu da ABD Deniz Kuvvetleri, böylesine önemli bir bilimsel adimi, 50 yil saklayabildi?
* Böylesine korkunç bir sonuca ulasan bu teknoloji nasil bir seydi?
* Einstein'in "Birlesik Alan Kurami" gerçek miydi?
* Peki bu kuram gelistirilip, tamamlanmis miydi?
* Bugün Philadeiphia Deneyi ile ilgili dosyalar hangi kapali kapinin ardinda saklaniyor?


Daha pek çok soru sorabiliriz ama cevaplar bulunamiyor, Bielek yukardaki sorularin bazilarina cevap aradi ama o da yeterince tatmin edemiyor. UFO'larla Philadeiphia Deneyi arasinda ne gibi bir iliski olabilirdi? Dr. Rinehart kimdi? Bu isim Türkiye'de de "Yok Oldu" adiyla yayinlanan "Thin Air" adli Philadeiphia Deneyi ilgili kitapta duyuldu, kitabi George E. Simpson ve Neil R. Burger yazmislardi. Alfred Bielek and Preston Nichols'a göre, Dr. Rinehart, Bili Moore adli bir bilim adaminin takma adiydi. Moore, deneyin ilk asamalarinin bilimsel hesaplarini yapmis ve hatta deneyde bizzat görev almisti, isigin bükülmesi alaninda uzmandi. Peki ama kimdi ve neredeydi? Jessup'un arkadasi Dr. Valentine, Charles Berlitz'le yaptigi röportajda söyle diyordu; "Bence Philadeiphia Deneyi bilinen va alisilmis yollarla açiklanamaz. Baz bilim adamlari atomun temel yapisinin, madde parçaciklarindan degil, elektromanyetik alanlardan olustugu görüsündeler. Bu çok karmasik enerji alanlarinin birbirlerini etkilemesi olayidir. Eger böyle bir evrenin içinde maddenin katli fazlari bulunmasaydi, sasilirdi. Bu fazlarin bihsinden birisine geçilmesi bir yasamdan ötekine geçmeye benzer. Boyutlar arasi degismedir yani dünyalar içinde dünyalar olabilir. Manyetik alanlarin karistirici olarak degisimler yaratabileceginden kuskulaniliyordu. Maksatli olarak, olagandisi manyetik kosullar yaratilmasi hem fiziksel,, hem de yasamsal olarak maddenin fazim degistirebilir. Bu durumda da, bagimsiz bir varlik olmayan ama içinde bulundugumuz yasama benzer belirli bir madde/zaman/enerji boy ütü n un bir parçasi olan zaman faktörünü de çarpiklastirir. Kisacasi Deney, olasidir."


Berlitz'e göre Philadeiphia Deneyi'nin yapilip yapilmadigi belli degildir ve su an için kanitlanamaz ama kavram olarak geçerlidir çünkü Einstein'in "Birlesik Alan" kurami tarafindan desteklenmektedir. Eger Deney yapildiysa, söylentilerin ardindaki gerçek taniklar susmaktadirlar ve belki de "Yok Oldu" kitabinda anlatildigi gibi çildiran ve inanilmaz degisimler gösteren mürettebatin çogu ölmüs veya gizli bir yerde ölümü beklemektedirler. Ve belki de bir gün, üzerinde "Çok Gizli" yazili bir dosyanin açilma zamani gelecek karanliklar aydinlanacaktir.
kaynak: www.ufonet.be

PHILADELPHIA DENEYİ!!!

PHILADELPHIA DENEYİ!!!


Uygulama, Philadelphia limanındaki
, USS Eldridge, DE (Destroyer Escort) 173 borda numaralı bir ABD sahil koruma gemisi üzerinde yapılır.

Tarih: 28 Ekim 1943'dür. Gemiye, 75 KVA gücünde iki dev jeneratör (degausser), her biri 2 megawat CW gücünde üç RF vericisi ve 3000 adet güç arttırıcı tüp monte edilmiştir. Deney başladığında, ilk olarak sisli yeşil bir ışığın çevreyi sardığı görülür. Gemi bu yeşil sise bürünmeye başlar ve içindeki denizcilerle birlikte yavaş yavaş kaybolur. Geminin sadece su üzerindeki çırpıntıları görülmektedir, kendisi görünmez olmuştur.


Tam üç dakika sonra, buraya 640 kilometre uzaklıktaki Norfolk limanında, deminin askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktığı ve tekrar kaybolduğu ve en son olarak, yeniden Philadelphia limanında belirdiği görülür. Deney, bu şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktığında güçlükle sona erdirilir.

Deney amacına ulaşmıştır. Ancak, deneyden hemen sonra, gemideki personelin bir kısmının tamamen kaybolduğu; geriye kalanların ise, psişik yeteneklerinin çok güçlenmiş olduğu saptanır. Bazıları, deneyde kazandıkları görünmeme yeteneğini, daha sonra günlük yaşamlarında da sürdürürler. Evlerinde otururken, sokakta yürürken, herhangi bir zamanda, diğer insanların şaşkın bakışları arasında kaybolup, sonra yeniden ortaya çıktıkları görülür. Kiminin vücutları kısmen görünmez olur. Liman yakınlarındaki bir barda çıkan kavgada, denizcilerden bir kısmının bir görünüp, bir kayboldukları garsonlar tarafından hayretle izlenir. Bir diğerinin, ailesinin gözleri önünde, evinin duvarları içinden geçtiği görülür.
Bazıları ise, donup kalmakta; yani heykel gibi kaskatı kesilmektedir.
Bu donmalar, bazen bir kaç saniye, bazen saatlerce sürmektedir. Smith adındaki bir denizcinin donuşu ise 200 gün sürmüştür. Yemeden, içmeden, nefes almadan bu kadar uzun süre donup kalan Smith, kendine geldiğinde, bu süreyi 5 saniye gibi hissettiğini ve bu süre içinde elinde olmadan uzayda gezindiğini ve Dünya'yı dışardan seyrettiğini ifade etmiştir. Donan kişiler, kendi iradeleri ile hareket edememekte, yakınlarındaki kişilerin onlara dokunarak topraklamaları gerekmektedir. Daha sonra, hepsi, bu donma anında, kendilerinin çekimsiz olarak serbestçe yükselip, uzayda gezebildiklerini ifade etmişlerdir. Kaybolan denizciler de, 'Birden kendimizi, bedenimizle birlikte uzayda buluyoruz, sonra tekrar kaybolduğumuz yerde ortaya çıkıyoruz' demişlerdir.Denizcilerin doğru söylediği, acı bir gerçekle anlaşılır: Bir gün, üzerinde pusula bulunduran bir tayfa birdenbire donup kaldığında, arkadaşları ona dokunarak topraklamak isterler.
Dokundukları anda, tayfa birden alev alır ve o kadar şiddetli yanar ki, geride hiç bir iz ve kül bırakmaz. Sadece bulunduğu zeminin kömürleşmiş oluşu, tayfanın yandığını göstermektedir .(Bu şekilde, dört denizcinin yandığı kaydedilmiştir).Philadelphia Deneyi, sonraki yıllarda bir çok dergiye, kitaba ve filme konu olmuştur. Deneyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüş, iddialar ortaya atılmış, fakat olayın ardındaki esrar bir türlü tam olarak gözler önüne serilememiştir. Çok sayıda tanığın olmasının yanısıra, deneyi yaşayan bir o kadar da denizci vardır. Ancak, bunların büyük bölümünde zamanla akıl rahatsızlıkları ortaya çıkmış, bir kısmı intihar etmiş, bir kısmı ise eceliyle ölmüştür. Dolayısıyla, bugün için bu deneyle ilgili somut kanıtlar bulmak oldukça güçtür. Öyle ki, bugün, ABD Deniz Kuvvetleri'nde deneyin kod adının bile ortada bulunmaması, bu olayın yetkililerce hala bir sır olarak saklandığını göstermektedir.
ABD Deniz Kuvvetleri'nin çok gizli 'Inter Services Code-Work Index'inde yer alan Rainbow' kod adının, Philadelphia Deneyi'ne ait olduğu ve bu deneyin, resmi kayıtlarda Project Rainbow' (Gökkuşağı Projesi) adıyla geçtiği, W. L. Moore ve C. F. Berlitz ikilisinin ‘The Philadelphia Experiment: Project Invisibility' (Philadelphia Deneyi: Görünmezlik Projesi) kitabında ve A. H. Hochheimer'in 'The Philadelphia Experiment from A to Z' (A'dan Z'ye Philadelphia Deneyi) adlı yayınında belirtilmiştir.
Ayrıca, deneyin, Philadelphia'da çıkan bir gazetede haber olarak yayınlanmış olduğu da bu yayınlarda yer almaktadır.
Bazı kaynaklarca deneyin ön hazırlık çalışmalarının Nikola Tesla ve Dr. John von Neumann tarafından, 1930-1931 yıllarında, Chicago ve Princeton Üniversiteleri'nde yapıldığı, Tesla'nın 1931-1943 yılları arasında bu projede etkin görev aldığı, hatta 1940 yılında yapılan ilk denemenin başarılı olmasından sonra, 22 Temmuz 1943 ve 12 Ağustos 1943 tarihlerinde, takip eden denemelerin yapıldığı ileri sürülmüştür. Tesla'nın, deneyin Gemi personeline zarar vereceği gerekçesi ile projeden ayrılmasından kısa süre sonra şüpheli bir ölümle yaşamını yitirdiğini daha önce belirtmiştik.
Bazı kaynaklarca üç kez tekrarlandığı ileri sürülen deneyi, yandaki diğer bir gemiden gözlemleyen tanıklardan birinin ifadesi şöyledir :
"22 Haziran 1943 sabahı 9.00'da jeneratörler çalıştırıldı. Yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı. Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu. Sis ortadan kalktığında gemi kaybolmuştu, sadece denizi görüyorduk. Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları, korku ve heyecan içersinde soluklarını tutarak bu inanılmaz olayı seyrediyorlardı. Gemi ve personeli sadece radardan değil, gözlerimizinönünden yok olmuşlardı. Her şey planlandığı gibi olmuştu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörler durduruldu. Önce bir şey olmadı; ardından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge tekrar görünmeye başladı. Sis azalırken, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettik. Hemen gemiye yanaştık.İlk önce, gemi personelinin çoğunun geminin yanlarından arkarak kusmakta olduklarını gördük. Diğerleri güvertede bilinçsizce, şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Ekipler gemiye girerek, bu personeli yenileriyle değiştirdiler. Bir kaç gün sonra, yeni bir deneyin yapılması kararlaştırıldı.
Bu deneyde de, gemi, istenilen radar görünmezliğine ulaştı; akabinde geminin donanımı değiştirildi. Asıl deney ise, 28 Ekim 1943'de yine aynı gemide gerçekleştirildi. Bu deneyde de, jeneratörler çalıştırıldıktan hemen sonra, destroyer hemen hemen görünmezlik aşamasına ulaştı.
Geminin sadece burnu ve kıçı görülüyor, aradaki bazı yerleri ise belli belirsiz seçiliyordu. Sonra, su üzerinde, sadece teknenin bulunduğu yerde çizgi halinde bir iz kaldı. Daha sonra, mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Artık, gemi tamamen yok olmuştu. Geminin, bir kaç dakika sonra, Philadelphia'ya millerce uzaktaki Norfolk'da ortaya çıktığı kaydedildi. Ancak, orada göründükten kısa bir süre sonra tekrar kayboldu ve tekrar Philadelphia'da ortaya çıktı. Bu kez durum ciddiydi; tüm personelin başı beladaydı. Bazıları yok olmuştu; bir daha hiç geriye dönemediler. Ama en korkuncu, beş denizcinin, geminin gidip-gelmesi sırasında, metal gövdenin içinde sıkışarak kalmış olmalarıydı.
Bu feci bir olaydı. Birisikurtuldu, ama bir daha asla eski haline dönemedi; aklını yitirmişti.Personelden bazılarının psişik yeteneklerinin olağanüstü gelişmiş olduğu saptandı. Bazıları ise sokakta yürürken kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyorlardı."
Araştırmacı yazar C. F. Berlitz, 'Without A Trace' (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup'un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptığı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz'in, Philadelphia Deneyi'nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine şu cevabı vermiştir:
"Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromagnetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu.Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir değişmedir. Yani, Dünya'lar içinde başka Dünya'lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceğinden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir.
Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir."
Aytug A. Senturk:




<< ... Mesela Naziler'in UFO geliştirdiklerinden ve bunun dünya dışı kaynaklı olduğundan kaçınızın haberi var, daha geçenlerde National Geographic'te bir belgesel yayınlandı bu konuya ilişkin, tekrar yayınlanabilir. Naziler'in insanlar üzerinde deneyler yaptıkları biliniyor ancak iyi bilinmeyen bunların niteliği ve derinliği. Naziler okült kaynaklı bir örgütlenmedir ve Thule Örgütü tarafından organize edilmişlerdir, merak edenler Aytunc Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabına bakabilir. Savaşı kaybetmiş olmaları herhangi bir şeyi kanıtlamıyor. Phoenix Projesi, bu Vietnam'daki Phoenix değil nam-ı diğer Montauk Projesi'dir ki Türkçe'de kaynak yok bu konuda, bu Philadelphia Deneyi’nin uzantısı olarak uzay-zaman manipulasyonu üzerindeki son derece tehlikeli çalışmaları içerir. Geri kalan konularda ister inanılır ister inanılmaz kişisel görüş ve deneyimlerimle ilgilidir ve katılanlar kadar katılmayanlar olabilir saygı duyarım. >>
kaynak:Aytug A. Senturk: